Gavs-ı Kasrevi Sohbetleri

Hidayet ve Kıyamet

Hiçbir nefse kendi vusatından fazla teklifte bulunmam, buyuruyor, yani Allah kimseye yapamayacağı şeyleri emretmez.

Hidayet ve Kıyamet

Şu dünya hayatında keyifle çalışan kimse yoktur, kimse isteyerek çalışmaz. Ama çalışmaya da mecburdur. Çünkü çalışmazsa bu dünya hayatında aç kalır, susuz kalır, perişan ve muhtaç olur. İşte bunun içindir ki bir çok kimse ağır şartlar altında çalışmaktadır. Meselâ, Adana’ya pamuk toplamaya giden kimseler; evlerini, çocuklarını, mal ve mülklerini terk ederek ağır şartlar altında, kavurucu sıcak güneşin hararetini tahammül ederek, sıcak sular içerek, kendi arzuları ile isteyerek mi gidiyorlar? Hayır, çünkü mecburdur gitmeye. Biliyor ki bir ay kırk gün o sıkıntıya katlanıp çalışmazsa, dünya hayatında müşkül durumda kalacak, aç kalacak, perişan olacak. Ona, buna muhtaç ve el âlemin içinde rezil olacak.

İşte Âhiret için de aynen böyledir. Kimsenin canı, keyfi çalışmak, ibadet yapmak istemese bile, Allah’ın gazabına uğramamak, cehennem ateşinde yanmamak, âhirette perişan olmamak için yüzünü Allah’a döndürmeye mecburdur. Nasıl dünya hayatında perişan ve muhtaç olmak istemiyorsa, âhiret hayatında da perişan ve muhtaç olmak istememeli ve bunun için Allah’ın emirlerine uymalıdır. Şayet uymazsa öldüğü vakit, ruhu çıktığı vakit Allah’ın azâbına uğrar. Kabir azâbı çeker, hesaba gittiğinde orada zor durumda kalır ve sonunda Rabbü’l-Âlemin onu cehennem ateşine atar. İşte bu felâketlere uğramamak için, insanın yüzünü Allah’a çevirip emirlerine riayet etmemesi lâzımdır. Allah’ın rızasını kazansın. İnsan ne kadar Allah’a yönelirse emirlerine riayet ederse o kadar Allah’ın yanında makbul olur. Nitekim Allah-u Teâlâ (C.C) bir âyetinde şöyle buyuruyor :

(Allah katında en şerefliniz Allah’tan en fazla korkanınızdır) (Hucurat : 13)

Evet, Allah’ın (C.C) yanında en makbul insan müttakî olan takva sahibi insandır. Hakiki olarak Rabbü’l-Âlemin’in yolunda gidendir. İnsanın büyüklüğü, insanın iyiliği ameline göredir. İnsanın ameli ne kadar çok olursa Allah’ın yanında o kadar makbul ve iyilerden olur. (*)

İlgili Makaleler

Peygamberler bile asla amelsiz olmamışlardır. O Peygamberler ki Allah (C.C) onları yaratılışlarında büyük yaratılmış, onları Peygamber olarak var etmiş, onlar üzerinden kabir azâbını kaldırmıştır. Onlar için Cehennem azâbı olmadığı halde, yine de O, Peygamberlerine tâât ve ibadet etmelerini emretmiş ve onlar da asla emre muhalefet etmemişlerdi. Şayet etselerdi, namaz kılmayıp, oruç tutmasalardı asla Peygamber olamazlardı.

(*) Bu amelden maksad ihlâs ve samimiyetle olan ameldir.

Allah’ın yanında en makbul kul, Peygamberin en efdali, Allah’ın (C.C) mahbubu ve dostu bizim Peygamberimiz (A.S.V) olduğu halde yine de en çok ibadeti o yapardı. O kadar tâât ve ibadet eder, Allah yolunda o kadar eza ve cefaya katlanır ki hiç kimse O’nun yaptıklarına tahammül edemezdi. İbadetlerinin çokluğundan mübarek dizleri şişerdi. Bununla beraber Rabbü’l-Âlemin bir Âyetinde Habibine şöyle hitap eder :

(Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et!) (Hud : 112)

Yani sana nasıl emrettiysem öyle hareket et, sakın sözümden çıkma, diye buyuruyordu Âlemlerin Rabbi. Bu âyet-i kerime inzal oldukta Peygamber (A.S.V) : “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurmuştur. Çünkü içinde yukarıda geçen âyet-i kerime vardır. Onun korkusundan ve dehşetinden ihtiyar oldum. İşte Peygamber Allah’tan (C.C) bu kadar korkar, emirlerine muhalefetten bu kadar çekinirdi. İnsan da Allah’a kullukta böyle olmalı. Bazı şeyler vardır ki insan isteyerek yapmaz. Fakat mecbur olduğu için yapmalı, nefis ve şeytan muhalefet etse vücudunda bir atalet olsa bile, yine ibadetini yapmalıdır. Vücudun rahatını düşünmemelidir. İnsan dünya işine bir baksın, nasıl canı istemediği halde çalışıyor. Çünkü mecburdur. Âhiret de aynen böyledir. İnsan rahatını düşünürse Rabbına kulluk yapamaz. Zaten nefsle şeytan bu hususta çalışıyorlar. Daima insanın vücuduna gevşeklik verip Allah’a tâât ve ibadete karşı tembelleştiriyorlar. Öyleyse insan da onların aldatmasına kanarak vücudunun rahatını düşünmemelidir. İnsanın rahatı ancak yüzünü Allah’a çevirmesi ile olur. Şu halde Allah’ın emirlerin meyletmek lâzımdır.

İnsan çalışıp, yorulup eziyet çekmeden dünya rahatını temin edemeyeceği gibi, âhiret rahatı da çalışılmadan, yorulmadan temin edilemez. Âhirette vücud rahatı bulunamaz. Öyleyse insan, ne kadar zor olursa olsun, mecburen ibadetini yapmalıdır. Böyle zorlukla yapılan ibadet Allah’ın yanında daha makbuldür. Hayrı daha çoktur. Çünkü amel, tâât ve ibadet Allah’ın emirlerine uymak ve aynı zamanda nefis ve şeytana muhalefet içindir. Ameldeki gaye budur.

Yoksa Rabbü’l-Âlemin’in insanın namazına, orucuna ne ihtiyacı var. Onları ne yapsın. Âlemlerin Rabbi olan Allah (C.C) büyüktür. Hâşâ ondan noksanlık yoktur ve kimsenin ibadetine de ihtiyacı yoktur. İnsan için bütün gaye, Allah (C.C)’ın emirlerine itaat suretiyle nefis ve şeytana muhalefet edip onları ezmektir. Böylece insanın gayesi nefis ve şeytana muhalefet etmek olmalıdır.

Şeytan Allah’ın (C.C) emirlerine uymayıp, söz dinlemediğinden dolayı tard edilerek dergâhı İlâhi’den atılıp lânetlendiği zaman, Rabbü’l-Âlemin’e : “Ben de elimden geldiği kadar senin mahluklarını yoldan çıkarıp onları azdıracağım” demişti. Allah da (C.C) da :

(Andolsun ki Cehennemi senden (türeyenlerle) ve Adem oğullarının içinden sana uyanların hepsiyle dolduracağım.) (Sad : 85)

Şeytan vaadini yerine getirmeye çalışıyor. Elinden geldikçe, imkân ve kuvvetinin müsaade ettiği nisbette, insanları yoldan çıkarmamaya, Allah’ın (C.C) emirlerine muhalefete teşvik ediyor, zorluyor.  O şeytan, şeytanlığıyla biliyor ki tard edilmiştir. Biliyor ki kendisine azâb vardır. Tahkikü’l-yakîn olarak biliyor ki Allah’ın Cehennemi vardır. Allah’ın kuvvet ve kudretini biliyor. İnsandan binlerce defa daha fazla Allah’ın azametini idrak ediyor. Cennet ve Cehennemin var olduğuna, Cehennem azabını insanlardan binlerce defa daha fazla olarak müdriktir. Bütün bunlara rağmen münafıklık edip, bütün kullarını yoldan çıkaracağım, diye Allah’a vermiş olduğu sözü yemiyor. Vaadine sadık kalıyor. Elinden geldikçe Rabbü’l-Âlemin’in mahluklarını yoldan çıkarmağa uğraşıyor. Sözünü yerine getirme gayreti içindedir. Hal böyleyken Âlemlerin Rabbi olan Allah nasıl olur da sözünü yerine getirmez. Şeytana, seni ve sana uyanları Cehenneme atacağım, dememiş miydi? Emrime uyan kullarımı Cennetime koyacağım diye vaad buyurmamış mıydı? Şeytan şeytanlığı ile sözünü yerine getirmeye çalışıyorken, hâşâ Rabbü’l-Âlemin nasıl sözünü yerine getirmez? Muhakkak ki sözünü yerine getirecektir. Öyleyse insanın bütün gayesi nefis ve şeytanla mücadele olmalı, onların sözlerinin aksini yapmalı, kendi vücudunun rahatını düşünmemeli, bir tek gayesi olmalıdır: O da kulluk üzere devam. İster şevki, ibadet aşkı olsun veya olmasın, ister hasta ister sıhhatli olsun, ister mukim isterse seyahatta olsun, insanın durumu hep aynı olmalı, elinden geldikçe durumunu bozmamalı, her zaman ve her halükârda nefs ve şeytanla mücadele etmeli, onlara muhalefette bulunmalıdır.

Birazcık olsun Allah’ı (C.C) tanıyan, birazcık olsun Peygamberin’in (S.A.V) şeriati üzerine istikameti olan kişi, şeytanın işini, nasıl aldattığını bilir, ona göre tedbir alır, kendini korur. Aksi halde helâl haram gözetmez ve şeytanın fiilinden kendini koruyamaz. İstikameti olan, Allah rızasında gitmek isteyen kendini şeytandan korur.

Allah dostluğu rahatlıkla olmaz, Allah dostluğuna rahatlıkla kavuşulmaz. Evliyaullah, mürşidi kâmiller, pek çok amel etmişler, Rabbü’l-Âlemin’e çokça tâât ve ibadette bulunmuşlar, vücutlarını çok ağır ibadetlerle yormuş ve eziyet çekmişler, ondan sonra Allah dostu olmuşlardır.

1 2 3Sonraki sayfa
Başa dön tuşu
Arkadaşınla Paylaş
Hidayet ve Kıyamet,
Size Adınız gönderdi.
https://www.nasihatler.com/hidayet-ve-kiyamet/,
blank,