Gönül Telini Titretenler

Vesveseye karşı önlem (Günümüz Türkçesi ile Risale-i Nur)

Kalbin beş yarasına beş merhem içerir.
Risale-i Nur Külliyatı – Yirmi Birinci Sözün İkinci Makamı.
Günümüz Türkçesi ile sadeleştirilmiştir.

EY VESVESE HASTALIĞINA YAKALANAN KİŞİ!

Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Belaya (musibete) benzer. Önem verdikçe şişer; önem vermezsen söner. Ona büyük gözüyle baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; korkmazsan hafifler, gizli kalır. İçyüzünü (ne olduğunu) bilmezsen devam eder, yerleşir; içyüzünü bilsen, onu tanısan gider.

Öyleyse, bu belalı vesvesenin pek çok kısımlarından çok sık meydana gelen sadece Beş Yönünü (Halini) açıklayacağım; belki sana ve bana şifa olur. Çünkü bu vesvese öyle bir şeydir ki, cehalet onu davet eder, bilgi (ilim) onu uzaklaştırır. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

İlgili Makaleler

Bak, ey çaresiz vesveseli adam! Telaş etme. Çünkü senin aklına gelen şey küfür veya sövmek değil, sadece hayal etmedir. Küfrü hayal etmek küfür olmadığı gibi; sövmeyi hayal etmek de sövmek değildir. Çünkü mantıkça hayal etmek, bir hüküm (karar/onay) değildir. Sövmek ise bir hükümdür.

Bununla birlikte, o çirkin sözler senin kalbinin sözleri değildir. Çünkü senin kalbin bundan etkilenmekte ve üzüntü duymaktadır. Aksine o sözler, kalbe yakın olan şeytanın fısıltı noktasından (lümme-i şeytanîden) geliyor. Vesvesenin zararı, onun zararlı olduğunu kuruntu yapmaktır. Yani onu zararlı sanmakla kalp olarak zarar görmektir. Çünkü kişi, hükmü olmayan bir hayali gerçek zanneder.

Ayrıca şeytanın işini kendi kalbine mal eder; şeytanın sözünü kendi kalbinin sözü sanır. Zarar ettiğini düşünür, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği budur.

İKİNCİ YÖN

Şudur ki, manalar kalpten çıktıkları zaman, şekillerden (suretlerden) çıplak olarak hayale girerler, oradan şekilleri giyerler. Hayal ise, her zaman bir sebebe bağlı olarak bir çeşit şekiller üretir (dokur). Önem verdiği şeyin şekillerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse, o şekli ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya da ona perde yapar.

Eğer manalar yüce ve temiz, şekiller ise kirli ve çirkinse, aralarında giyinme (bütünleşme) söz konusu değildir, sadece temas vardır. Vesveseli adam bu teması, giyinmekle karıştırır. “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, nefsin bu alçaklığı beni Allah’ın huzurundan kovar.” Şeytan onun bu zayıf damarından çok faydalanır.

Bu yaranın merhemi şudur: Dinle ey çaresiz! Nasıl ki senin namazının o temiz edebi için şart olan dış temizliğine, bağırsaklarının içindeki pislik etki etmez ve o temizliği bozmaz. Aynen bunun gibi, kutsal manaların kirli şekillerle yan yana bulunması da zarar vermez.

Örneğin sen Allah’ın ayetlerini düşünüyorsun. Birden bir hastalık, ya bir iştah ya da tuvalet ihtiyacı gibi uyarıcı bir durum şiddetle hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin o hastalığın ilacını veya tuvalet ihtiyacını gidermenin gerekliliklerini görecek, onlara bakacak ve onlara uygun basit ve düşük şekiller dokuyacaktır.

Gelen o temiz manalar da onların ortalarından geçecektir. Bu geçenler için ne bir sakınca, ne kirlenme, ne bir zarar, ne de bir tehlike vardır. Buradaki tek tehlike, dikkati o noktaya kilitlemek ve zarar verdiğini zannetmektir.

ÜÇÜNCÜ YÖN

Şudur ki: Şeyler (kavramlar) arasında bazı gizli bağlar (ilişkiler) bulunur. Hatta hiç ummadığın şeyler arasında bile bağlayıcı ipler vardır. Bu ipler ya gerçekten (bizzat) vardır; veya senin hayalin, meşgul olduğu işe göre o ipleri yapmış ve onları birbiriyle bağlamıştır.

Bu ilişki sırrındandır ki, bazen kutsal bir şeyi görmek, kirli bir şeyi akla getirir. Belagat ilminde (fenn-i beyanda) açıklandığı gibi, “Dış dünyada birbirinden uzaklaşma sebebi olan zıtlık, hayal dünyasında yakınlaşma sebebidir.” Yani iki zıt şeyin hayalde bir araya gelmesine vasıta olan şey, hayali bir bağdır.

Bu bağ sebebiyle meydana gelen hatırlamaya “fikirlerin çağrışımı” (tedâi-yi efkâr) denir. Örneğin, sen namazda, duada, Kabe’nin karşısında ve Allah’ın huzurundayken, ayetleri düşündüğün bir sırada, bu fikirlerin çağrışımı seni tutup en uzak, en gereksiz ve çirkin düşüncelere sürükler.

Senin başın böyle bir fikir çağrışımına yakalanmışsa sakın telaş etme. Sadece farkına vardığın anda o düşünceden dön. “Aman, ne kusur ettim!” diyerek onu incelemeye kalkıp üzerinde durma; ta ki o zayıf bağ, senin dikkatin sayesinde güç kazanmasın. Çünkü üzüntü gösterdikçe ve önem verdikçe, o zayıf hatırlama alışkanlığa (melekeye) dönüşür ve hayali bir hastalık halini alır.

Korkma, bu kalbi bir hastalık değildir. Bu tür hatırlamalar çoğunlukla elinde olmadan (iradesiz) gerçekleşir. Özellikle hassas ve sinirli (asabi) kişilerde daha fazla görülür. Şeytan, bu tür vesvesenin madenini çokça işletir.

Bu yaranın merhemi şudur ki:
Fikirlerin çağrışımı çoğunlukla irade dışıdır; bu yüzden onda bir sorumluluk yoktur. Ayrıca çağrışımda komşuluk vardır; birbirine temas etme ve karışma yoktur. Onun için, o düşüncelerin özellikleri birbirine geçmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile ilham meleğinin kalp civarında komşulukları vardır. Ve günahkârlar ile iyilerin birbirine yakın olmaları ve aynı evde bulunmaları zarar vermez.

Aynen bunun gibi, fikirlerin çağrışımı sebebiyle istemediğin pis hayaller gelip temiz fikirlerinin içine girse bile zarar vermez; yeter ki bu kasten yapılmasın veya zarar veriyor zannıyla onunla fazlaca meşgul olunmasın. Ayrıca bazen kalp yorulur. Fikir kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan da bunu fırsat bilir, pis şeyleri onun önüne serper ve sürer.

DÖRDÜNCÜ YÖN

Yapılan ibadetin veya işin en iyi şeklini aramaktan kaynaklanan bir vesvesedir ki, kişi takva (Allah’tan sakınma) zannıyla işi sıkı tuttukça, o vesvese hali daha da şiddetlenir. Hatta öyle bir dereceye varır ki, o adam işin daha iyisini ararken harama düşer. Bazen bir sünneti aramak, farz veya vacip olan bir şeyi terk ettirir.

“Acaba amelim (ibadetim) geçerli (sahih) oldu mu?” der, ibadeti tekrarlar. Bu durum devam eder ve kişi büyük bir ümitsizliğe düşer. Şeytan onun bu halinden yararlanır ve onu yaralar. Bu yaranın iki merhemi vardır.

BİRİNCİ MERHEM: Bu gibi vesveseler Mutezile mezhebindekilere (ehl-i i’tizâle) layıktır. Çünkü onlar şöyle derler: “Sorumluluk gerektiren eylemler ve şeylerin, kendi özünde, ahiret yönünden ya bir güzelliği vardır ve bu güzelliğe binaen emredilmiştir; ya da bir çirkinliği vardır ve bu çirkinliğe binaen yasaklanmıştır.

Demek ki şeylerde, ahiret ve hakikat bakış açısıyla var olan güzellik ve çirkinlik özseldir (kendi zatındadır); Allah’ın emir ve yasakları da buna tabidir.” Bu mezhebe göre insana işlediği her amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba benim amelim, işin aslındaki (gerçekteki) o güzel şekle uygun yapılmış mıdır?”

Fakat hak mezhep olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat şöyle der: “Allah bir şeyi emreder, o şey ondan sonra güzel olur. Bir şeyi yasaklar, ondan sonra çirkin olur.” Demek ki güzellik emirle, çirkinlik ise yasakla gerçekleşir. Güzellik ve çirkinlik, yükümlü kişinin (mükellefin) bilgisine bakar ve ona göre kesinleşir. Bu güzellik ve çirkinlik ise, şeyin şekline ve dünyaya bakan yüzünde değil, ahirete bakan yüzündedir.

Örneğin sen namaz kıldın veya abdest aldın. Hâlbuki gerçekte namazını veya abdestini bozacak bir sebep varmış; fakat sen bunu hiç fark etmedin (bilmedin). Bu durumda senin namazın da abdestin de hem geçerlidir (sahihtir) hem de güzeldir.

Mutezile mezhebi ise şöyle der:

“Gerçekte çirkin ve bozuktur. Fakat bilmediğin (cehaletin) ve mazeretin olduğu için senden kabul edilir.” Öyleyse, Ehl-i Sünnet mezhebine göre şeriatın dış görünüşüne (kurallarına) uygun olarak işlediğin ibadetin için “Acaba geçerli oldu mu?” diyerek vesvese yapma. Fakat “Acaba kabul oldu mu?” de; gururlanma ve kendini beğenme (ucb) hastalığına kapılma.

İKİNCİ MERHEM: Dinde zorluk (harec) yoktur. “Dinde zorluk yoktur” ilkesi gereği ve mademki dört mezhep de haktır. Mademki kusurunu anlayıp Allah’tan af dilemek (istiğfar), amelini güzel görüp gurura kapılmaya göre bu vesveseli adam için daha tercih edilirdir.

Yani, böyle vesveseli bir adamın, ibadetini kusursuz görüp gurura düşmesindense, ibadetini kusurlu görüp Allah’tan bağışlanma dilemesi daha iyidir. Madem durum böyledir, sen bu vesveseyi at. Şeytana de ki: “Bu durum bir zorluktur. İşin tam gerçeğini (içyüzünü) bilmek zordur ve dindeki kolaylık prensibine zıttır.

“Din kolaylıktır” ve “Dinde zorluk yoktur” esaslarına aykırıdır. Elbette benim bu amelim (ibadetim) hak mezheplerden birine uygun düşer, o da bana yeter. Ayrıca en azından ben acizliğimi itiraf ederek ibadeti layıkıyla yerine getiremediğim için, af dileyerek ve yalvararak Allah’ın merhametine sığınıyorum. Bu da, kusurumun affolunması ve kusurlu amelimin kabul edilmesi için alçakgönüllülükle yapılmış bir yakarışa (duaya) vesile olur.”

BEŞİNCİ YÖN

İmanla ilgili konularda şüphe şeklinde gelen vesvesedir. Çaresiz vesveseli adam, bazen hayal etmeyi akılla düşünmekle karıştırır. Yani, sadece hayaline gelen bir şüpheyi aklına girmiş bir şüphe zannedip, inancının bozulduğunu kuruntu yapar. Bazen de sadece kuruntu ettiği (varsaydığı) bir şüpheyi, imana zarar veren gerçek bir şüphe sanır.

Yine bazen, zihninde sadece tasarladığı (tasavvur ettiği) bir şüpheyi, aklının onayladığı (tasdik ettiği) bir şüphe zanneder. Hatta bazen küfre dair bir meseleyi düşünmeyi, küfre girmek sanır. Yani sapkınlığın (dalaletin) sebeplerini anlamak için düşünce gücünün gezinmesini, araştırma yapmasını ve tarafsızca sorgulamasını (muhakemesini), imana aykırı bir durum zanneder.

İşte, şeytanın telkinlerinin eseri olan bu zannetmelerden ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, inancıma zarar gelmiş” der. Bu haller çoğunlukla elinde olmadan (iradesiz) gerçekleştiği ve kendi iradesiyle düzeltemediği için de ümitsizliğe düşer.

Bu yaranın merhemi şudur ki:
Küfrü hayal etmek küfür olmadığı gibi, küfrü kuruntu yapmak (varsaymak) da küfür değildir. Sapkınlığı zihinde tasarlamak sapkınlık olmadığı gibi, sapkınlık üzerine düşünmek de sapkınlık değildir. Çünkü hayal etmek, kuruntu yapmak, zihinde tasarlamak ve düşünmek; aklın onaylamasından (tasdikinden) ve kalbin kabulünden (iz’anından) ayrı ve başka şeylerdir.

Bunlar bir dereceye kadar serbesttirler. İnsanın iradesini pek dinlemezler. Dini sorumluluk altına çok girmezler. Fakat onaylama ve kalpten kabul etme böyle değildir; onlar bir ölçüye (mizana) bağlıdırlar.

Ayrıca hayal etmek, kuruntu yapmak, tasarlamak ve düşünmek, aklın onayı ve kalbin kabulü olmadıkları gibi; aynı zamanda şüphe ve tereddüt de sayılmazlar. Ancak eğer gereksiz yere tekrar edile edile kalıcı (yerleşik) bir hale gelirse, işte o zaman ondan gerçek bir tür şüphe doğabilir.

Hem “tarafsız düşünme” ya da “insaf” adına diyerek karşıt (muhalif) görüşü savunur gibi yapmaya devam ettikçe, durum öyle bir noktaya gelir ki kişi elinde olmadan o karşıt tarafı benimsemeye başlar. Aslında kendisine gerekli olan, hakkı savunma duygusu kırılır. Böylece o da tehlikeye düşer. Düşmanın veya şeytanın sanki gönüllü (fuzuli) bir vekiliymiş gibi bir hal zihninde yerleşir.

Bu tür vesvesenin en önemli kısmı şudur ki: Vesveseli adam, bir şeyin kendi doğasındaki ihtimali (teorik olasılığını) ile zihinsel ihtimalini birbiriyle karıştırır. Yani bir şeyin özünde (teorik olarak) mümkün olduğunu görse, o şeyi zihnen de olabilir zannedip aklen şüpheye düşülecek bir durum sanır.

Hâlbuki Kelâm ilminin kurallarındandır ki: Bir şeyin sırf kendi zatında (teorikte) mümkün olması, o konudaki kesin bilgiye (ilm-i yakîne) aykırı değildir ve zihnin o konudaki kesinliğine zıt düşmez. Örneğin, şu dakikada Karadeniz’in yerin dibine batması özünde (teorik olarak) mümkündür, bu ihtimal dâhilindedir.

Hâlbuki biz kesin olarak biliyoruz ki o deniz yerindedir, bundan hiç şüphe etmeyiz. Ve bu teorik olasılık bize bir tereddüt vermez, bir şüphe getirmez ve kesin bilgimizi bozmaz. Örneğin şu güneşin bugün batmaması veya yarın doğmaması özünde (teorik olarak) mümkündür. Hâlbuki bu ihtimal, kesin bilgimize zarar vermez, şüphe getirmez.

İşte bunun gibi, örneğin iman hakikatlerinden olan dünya hayatının batmasına (kıyametin kopmasına) ve ahiret hayatının doğmasına karşı, sadece teorik ihtimal yönünden gelen kuruntular da imanın kesinliğine zarar vermez.

Hem “Bir delilden kaynaklanmayan (ortaya çıkmayan) ihtimalin hiçbir değeri/önemi yoktur” şeklindeki meşhur kural, hem din usulünün hem de fıkıh usulünün yerleşmiş, kesin kurallarındandır.

Eğer “Müminlere bu derece zarar veren ve onları rahatsız eden vesvese, hangi hikmete binaen (niçin) bizim başımıza bela olmuş?” dersen.

Cevap şudur: Aşırıya kaçmamak ve kişiyi yenmemek (esir almamak) şartıyla, vesvesenin aslı (temeli) uyanık kalmaya bir sebeptir, araştırmaya teşvik edicidir ve ciddiyete bir vesiledir. İlgisizliği (lakaytlığı) atar, tembelliği/gevşekliği uzaklaştırır.

Bunun için, her şeyi hikmetle yapan Allah, bu imtihan dünyasında ve bu yarış meydanında, teşvik edici bir kırbaç olarak vesveseyi şeytanın eline vermiş, insanın başına vurmaktadır. Şayet çok fazla incitirse, sonsuz rahmet ve hikmet sahibi olan Allah’a şikâyet edilmeli ve “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım (Eûzü billahi mineş-şeytânir-racîm)” denmelidir.

Nasihatler

TwitterInstagram

Başa dön tuşu