Tasavvuf Sohbetleri
Çok okunuyor

Günaha ve günahkara bakışımız

Günaha ve günahkara bakışımız.Mümin kardeşinin sana yaptığı o kötülüğün bir sebebi de senin Yüce Allah’a karşı işlemiş olduğun gizli kusurların olabilir...

Günaha ve günahkara bakışımız

Kusurlarımızın ve hatalarımızın hoşgörülmesini isterken, başkalarının kusurları büyüyor gözümüzde. Kötü haline şahit olduğumuz bir müslümanın din kardeşimiz olduğunu unutuveriyoruz. Kalbimizdeki katılık dilimize yansıyor.

Elbette her günahta Alemlerin Rabbi’ne bir isyan, O’na karşı her isyanda ise ateş var. Ama ateşe düşen kişi müslüman kardeşimiz. Öyleyse günaha ve günahkâra tavrımız ne olmalı?

Yüce Rabbimizin yasakladığı işlerin tamamı günah kavramı içine girer. Günahın büyük küçük olarak ayrılması neticeleri ile ilgilidir. Büyük veya küçük, her bir günah gaflet, cehalet veya ihanet ile haddi aşmaktır.

Günahın aslına yani hikmetine gelince bu konuda birkaç hususa işaret etmekte fayda var:

Günah, bir yol ayırımıdır. Onunla, Mevlâ’sını seçenlerle hevasını tercih edenler birbirinden ayrılır. İtaat ve isyan meydanında müttaki ile mücrim, zâkirle gafil, edepli ile edepsiz belli olur.

Diğer bir yönüyle günah, aklın tartıldığı, sevginin ölçüldüğü bir mizandır. Onunla herkesin akıl seviyesi bilinir, gönlünün kıblesi belli olur, sevgi derecesi ölçülür.

Günah sırlı ve hikmetli bir imtihandır, ilahî hükmün tezahürüdür, adaletin yani hak edilen azabın delilidir, ilahî ikazın sebebidir, kulun acizliğinin, zayıflığının ve gafletinin ispatıdır.

Aslında günah bir derttir; kulu ilaca ve doktora yöneltmelidir. Yani günah ile kalpte açılan yara, kulu Rabbinin rahmet kapısına, şefkatine ve merhametine koşturacak bir sebep olmalıdır.

Allah’ın verdiği ümit

Günah deyince akla kötülük, gazap, azap, ateş, şeytan, nefs, gaflet, karanlık ve vefasızlık gelir. Evet, günah ilk haliyle kötü bir işi yapmaktır. İlahî gazabı üzerine çekmektir, azaba ve ateşe giden yola adım atmaktır, şeytana uymaktır, nefsin hevasına kapılmaktır, gaflet içinde olmak ve karanlığa dalmaktır. Yani yüce Mevlâ’ya karşı vefasızlık yapmaktır. Bütün bunlar kulun nefsinin davetine “evet” deyip onu hoşnut etmesinden kaynaklanır. Ataullah İskenderî k.s. der ki:

“Her günahın, gaflet ve şehvetin aslı, kulun nefsinden razı olmasıdır. Her taatın, manevi uyanıklığın ve iffetin aslı da, nefsinden razı olmamasıdır.”

Nefse itimat ve hevaya itaat izzet değil, sadece zillet getirir. Peygamberler bile nefslerine güvenmeyip ondan Allah’ın rahmetine sığınmışlardır. Hz. Yusuf a.s., “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz nefs devamlı kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin acıyıp korudukları onun şerrinden güvende olur.” (Yusuf, 53) dedikten sonra, diğer insanların nefsine güvenmesi nasıl doğru olur?

Ancak hasta kimsenin ilacı özlemesi, doktorun yolunu gözlemesi gibi, günah hastalığına yakalanan kimsenin de ilahî rahmeti özlemesi ve Rabbinin merhametini istemesi günahın gizli hikmetleri içindedir. Cenab-ı Hak:

“De ki: Ey (günah işleyerek) nefslerine zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Şüphesiz O bütün günahları bağışlar. Muhakkak O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir” (Zümer, 53) ayetiyle bütün kullarına bu ümidi vermiştir. Hz. Peygamber s.a.v.’in şu haberi bütün günahkârları tövbeye koşturacak bir müjdedir:

“Kullar hiç günah işlemeseler, Allah onların yerine günah işleyip sonra tövbe eden bir kavim getirir ve onları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.”
(Müslim, Tövbe, 9, 11; Tirmizî, Cenne, 2; Ahmed, Müsned, 1/ 289, 2/305)

Bu hadis-i şerifte, günah işlemenin normal ve basit bir şey olduğu anlaşılmamalıdır. Burada dikkat çekilen husus şudur:
Cenab-ı Hakk’ınRahman”, “Rahîm”, “Gaffâr”, “Settâr”, “Tevvâb” gibi yüce isimleri vardır. O, bunlarla tecelli edip yüceliğini göstermeyi dilemektedir. Bunun ortaya çıkması için zâhirde bir sebep gerekmektedir. Bu sıfatların tecellisi için en güzel sebeplerden biri, kusur içindeki kulun hatasını anlayıp yüce Rabbine yalvarmasıdır. Aciz kula düşen, kusurunu anlayıp ağlamaktır. Yüce Allah’a layık olan ise affedip bağışlamaktır. Böylece kulların acizliği ve Mevlâ’nın yüceliği anlaşılmış olacaktır.

Kişi günahla ilgili küçük, büyük ayrımı yapmak yerine, o günahı kime karşı işlediğini düşünmelidir. Zira Yüce Allah günahın büyüğünü de küçüğünü de yasaklamıştır. Yine Ataullah İskenderî k.s. der ki:

“Allah sana adaletiyle muamele ettiğinde günahın küçüğü yoktur (her kusur azap sebebi olur). O sana lütuf ve ihsanı ile yöneldiğinde ise ortada büyük günah kalmaz (hepsini affeder).”

Bize düşen acizliğimizi idrak ederek her halde Yüce Rahman’a koşmaktır. Hikem Sahibi (Ataullah İskenderî k.s.) nin şu tespitlerini de paylaşalım:

“Olabilir ki, Allah sana taat kapısı açar ama kabul kapısı açmaz. Bazen bir günaha düşersin, fakat o günah senin (yapacağın tövbe ve dökeceğin gözyaşı ile) O’na ulaşmana sebep olur. Kulda zillet (acizliğini anlamaya) ve fakra (kalp kırıklığına ve boyun büküklüğüne) vesile olan bir günah, izzet ve kibre (kendini beğenmeye ve insanları hor görmeye) götüren taatten daha hayırlıdır.”

Farklı görüşlerin günaha ve günahkara bakışı

Ehl-i Sünnet’e göre ibadetler gibi günahlar da ancak yüce Allah’ın kazası, kaderi, hikmeti, iradesi ve hükmüyle olmaktadır. Kulun işlediği günahtan mesul olması veya iyilikten sevap alması, mükellefiyet ve sorumluluk şartlarını taşıdığı içindir. Bu şartlar, akıl, irade, güç, büluğ, ilahî daveti duymaktır.

Kul bu şartları taşıyorsa mükelleftir. Ancak kulun hayırlı amellere sarılıp günahtan korunması yine Allah Tealâ’nın yardımıyladır. Buna “hidayet”, “inayet” ve “rahmet” denir.

İmandan sonra günah işleyen kimse, yaptığı günahın haram olduğunu biliyor ve onu helal görmüyorsa imandan çıkmaz, fakat tövbe o kimse için farz olur. Tövbe etmemiş olmasına rağmen iman sahibi olarak ölürse, Allah o kimseye dilerse mağfiret eder, dilerse azap eder. Günahı ancak tövbe, istiğfar, ibadet ve salih ameller temizler. Allah Tealâ şirk hariç, diğer bütün günahları dilerse affedeceğini bildirmiştir.

Ehl-i Sünnet’in dışındaki bazı gruplar günah işleyenler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Bunlardan “Haricîler”, büyük günah işleyen kimsenin kâfir olduğunu ve cehenneme gireceğini söyler.

“Kaderiyye”, kaderi inkâr eden bir grup olup, yüce Allah’ın iyilikleri yaratacağını, fakat kötülükleri yaratmayacağını, kötü işleri insanın kendisinin yarattığını söylerler. Kendilerince Allah’ı kötülükten uzak görmeye çalışırken, günah işleyen kullar adedince yaratıcı icat edip Allah’a ortak koşarlar. Bu yönleriyle onlar, iyilik tanrısı kötülük tanrısı diye iki ilaha inanan Mecusîlere benzetilmiştir.

“Mutezile”ye göre, büyük günah işleyen kimse fâsıktır ve fâsık iman ile küfür arasında bir konumdadır. Tövbe etmeden ölürse ebedi cehennemde kalır. Fakat onun azabı kâfirin azabından hafif olur.

“Cebriyye”ye göre, kulun iyilik ve kötülük üzerinde hiçbir irade ve sorumluluğu yoktur. Kul kadere tabidir ve Allah dilediğini yapar. Kul kadere karşı rüzgârın önündeki yaprak gibidir.

“İbahiyye” denen sapık bir gruba göre ise, kul amel ve ibadetiyle belirli bir makama çıktıktan sonra Allah’a ulaşır. Bundan sonra kendi iradesi yok olur ve yaptığı her iş ilahî sevkiyatla gerçekleşir. Haram helal diye bir sınır kalmaz, her şey helal olur. Cüneyd-i Bağdâdî k.s. bu grubun, haram olduğunu bilerek büyük günah işleyenlerden daha zararlı olduğunu söylemiştir.

Hoşgörü nereye kadar?

Hoş görmek, hoş ve güzel olanı görmektir. Kötü, çirkin, haram ve yasak olanı güzel görmek değildir. Neyin iyi veya kötü, güzel veya çirkin, hoş veya nâhoş olduğunu insanın aklı, nefsi, örfü değil; Alemlerin Sahibi Yüce Allah bilir ve belirler. Müslüman aslını ve hikmetini anlamasa da İslâm’ın güzel, helal ve mübah dediği işlerin iyi; dinin günah, haram ve çirkin dediği işlerin ise kötü olduğunu kabul etmelidir.

1 2 3 4Sonraki sayfa
Başa dön tuşu
Arkadaşınla Paylaş
Günaha ve günahkara bakışımız,
Size Adınız gönderdi.
https://www.nasihatler.com/gunaha-ve-gunahkara-bakisimiz/,
blank,