Allah’a İman
Allah Teâlâ’nın zatını düşünmeyiniz, O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşününüz.

Allah, bütün alemlerin, varlıkların sahibi, yaratıcısı ve hâkimi olan Yüce Zatın özel ismidir. Bu isim, bütün ilahi sıfatları içinde bulundurur. Allah deyince, hepsi zikredilmiş olur. Allah ismi, başka hiçbir varlığa verilemez.
Allah (c.c), bütün kainatın sahibidir. İbadet edilmeye layık tek ilah O’dur. Bütün insanları ve kainatı yoktan yaratan, onlara hayat veren, yaşatan, rızıkları dağıtan, varlıkları sevk ve idare eden, öldüren, dirilten, her şeyin sahibi, hakimi O’dur.
Biz, Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine O’nun öğrettiği gibi iman ederiz. O’nun zatını tanımak için aklımız ve bilgimiz kâfi değildir. Yüce Allah, ancak kendisinin kalbimize koyduğu nur, sevgi, bilgi ve feyiz ile tanınır. Buna hidayet denir. Hidayet, yüce Allah’ın kulun kalbini açması ve içine nur koymasıdır. Kalbin gözünü açan ve onu yüce Allah’a yönelten bu nurdur.
ALLAH TEÂLÂ HAYAL EDİLEBİLİR Mİ?
“Onun dengi hiçbir şey yoktur” 25 âyeti, Cenab-ı Hakk’ın zatı, sıfatları ve fiilleri ile hiçbir varlığa benzemediğini ifade ediyor. Benzeri olmayan bir varlığı nasıl düşüneceğiz, onu neye benzeteceğiz? Bu konu çok nazik ve tehlikeli olduğu için Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Allah Teâlâ’nın zatını düşünmeyi yasak etmiş ve neyi düşüneceğimizi şöyle belirtmiştir:
Allah Teâlâ’nın zatı hayal edilemez.
Bu işe dalanların bir kısmı Allah Teâlâ’nın zatını bir varlığa benzettiler ve şirke düştüler. Bunlara “Müşebbihe ve mücessime grubu” adı verildi. Bazıları da insanlarda bulunan görme, işitme, tutma, gelme, sevme, sabretme gibi sıfatlar Allah Teâlâ’da bulunmaz diyerek O’nun bütün sıfatlarını inkar ederek küfre girdiler. Bu gruba ise “muattıla” denildi.
Ehl-i Sünnet olarak bizler her iki anlayıştan da uzağız. Biz Yüce Rabbimizi hiçbir şeye benzetmeyiz, O’na ait hiç bir sıfatı da inkar etmeyiz. Cenab-ı Hakk, Kur’an-ı Hakim’de ve Resulünün (s.a.v) dilinde zâtını nasıl tanıtıyor ve vasıflandırıyorsa öylece iman eder, teslim oluruz.
Bu konuda İmam Şafii’nin (rah.) şu sözü çok güzeldir: “Bir kimse Yüce Yaratıcısını bilmek isteyerek kendi aklıyla yola çıksa ve fikrinde hayal ettiği bir varlığı Rabbi zannetse, o kimse müşebbihtir, Yüce Yaratıcıyı varlıklara benzetmiş olur. Bu kimse, fikriyle hiçbir varlığa ulaşamayıp yokluğa hüküm verse Allah’ı inkar etmiş olur.
Eğer, aklıyla bir yaratıcının mevcudiyetini anlar, fakat onun hakikatini anlamaktan aciz olduğunu söylerse, bu kimse muvahhiddir; Allah’ın birliğine iman etmiş olur.” Yüce Allah’ı bir varlığa benzetip zâtını hayal edemeyiz, hayalimizde düşünerek O’nun nasıl olduğunu bilemeyiz.
Alimlerimiz bu durumu kısaca şöyle ifade etmişlerdir: Her ne ki akla gelir, hayal edilir, şekil verilir, bir şeye benzetilir o, Allah değildir. İşte bu yüzden, yüce Allah’ın zatı tefekkür edilip düşünülmez, fakat Yüce Zatı zikredilir, tecellileri müşahede edilir, hikmetli işleri seyredilir.
Arifler O’nu dünyada kalb ile müşahede ederler. O’na yaklaşmak kalp ile olur. O’na ulaşmak ruh ve kalbin işidir. Bunun yolu da sünnet üzere terbiye ve takvadır. Yüce Allah’ın sevdiği kullarına yakınlığı mesafe ile değildir; rahmeti, nuru, ilmi, sevgisi ve desteği iledir.
Hiç bir kimse Allah Teâlâ ile bütünleşemez. O’nun zatında kaybolduğunu, Allah’ın ona hülul ettiğini, O’nu baş gözü ile bir mekanda gördüğünü söyleyemez.
Buna inanmak ve söylemek küfürdür.



