Gavs-ı Kasrevi Sohbetleri

Dünya malı ve dünya sevgisi

"Allah' ın Şeriatında zina yapanın cezası nedir?" diye sormuştu.

İnsan, dünya hayatı ve huzurunu düşündüğü gibi, âhireti de düşünerek, nefsine zulüm etmemelidir.

Çok uzun olan âhirete karşı ancak bir saatçik olan dünyaya çalışıp çırpınıp da, çok uzun olan ahiret hayatı için çalışmayan insandan daha ahmak kimse olabilir mi?

İlgili Makaleler

Ahirette kurtuluş ancak Allah’a taat ve ibadet etmekle, günahlardan, emre itaatsizlikten kendini muhafaza etmekle mümkün olabilir. Aksi halde kurtuluş olmaz.

İnsanın, dünyaya güvenerek, mağrur olup bozulmaması lâzımdır. Çünkü dünya kimsenin malı değil; ebedî kalınmayacak dünyada. Dünya emanettir, gelip geçicidir, îyi insan, akıllı, makul, bey, paşa o kimsedir ki, şu geçici dünya hayatında Allah yolunu takip eder. Allah yolunu takip eden kimsenin, ağalığı, beyliği, paşalığı, vezirliği, öbür âlemde de devam eder. Ebedülebed sürer, gider.

Allah yolunu takip etmeyen kimsenin, dünya hayatında makamı rütbesi ne olursa olsun, mutlaka elinden alınır. Meselâ, vazifesine sadâkatle hizmet etmeyen, vazifesine ihanet eden bir memurun haklı olarak maaşı kesilir. İhanet ettiği için vazifesinden azledilir. Hatta hapse bile atılabilir.

Çünkü hükümet ona vazife yapsın diye maaş veriyordu. Allah yolu da böyledir. Vazifesini yapmayandan kıyamette hesap sorulur. Ama vazifesini yapan ise, dünyada da, âhirette de kazanır. Ebedî olarak gönüllere taht kurar.

Veysel Karânî’nin türbesini ziyaret eden Hazret (K.S.A.) Kulp ve Muş beylerinden Alay Bey’in kabrinin nerede olduğunu sorar. Veysel Karânî’nin civarında defnedildiğini bilmektedir. Sorduğu kimseler, Kurban, vallahi bilmiyoruz. Alay Bey’in kendisini de kabrini de tanımıyoruz, derler.

Hazret: Nasıl olur da tanımazsınız Alay Bey’i? Alay Bey çok büyük bir aşiret reisi idi. Şu kadar aşireti, su kadar kölesi vardı. Şu kadar zaman hükümdarlık etmişti. Nasıl olur da kendisini, kabrinin yerini bilmezsiniz, diye devam eder.

Veysel Karânî halkı, “vallahi, kurban, burada şu kadar kabir yapılmış, bunların içinden hangisinin Alay Bey’e ait olduğunu nereden bilelim biz,” derler.

Hazret, peki, der, söyleyin bakayım, siz Veysel Karânî’yi tanıyor musunuz? Gülerler. Efendim derler, Veysel Karânî’yi herkes tanır. Onu tanımayan var mı ki?

Hazret: Olur mu der. Siz bir çoban olan Veysel Karani’yi tanıyorsunuz da Alay Bey gibi birini tanımıyorsunuz. Alay Bey şu kadar zengindi. Mal, mülk, köle, aşiret sahibiydi. Muş civarının beyi idi. Nasıl olur da siz böyle bir kimseyi tanımıyor da, bir deve çobanı olan Veysel Karani’yi tanıyorsunuz.

Hem Veysel Karani bin üçyüz sene önce vefat etmiş. Halbuki Alay Bey’in vefat ettiği en çok onbeş-yirmi senedir. Tabiî buna kimse cevap vermez, û zaman Hazret: Dinleyin, öyleyse beni, ey Veysel Karanı sakinleri!” der ve başlar: Der ki; her ne kadar Veysel Karani deve çobanı ise de, Allah dostu bir velî idi. O tabiîndendi. Rabbü’l-Âlemîn’in dostluğunu kazanmıştı. O dostluğunu kazanan kimselerin isimlerini kaybetmez.

Vefatından bugüne kadar âlem akın akın ziyaretine geldiği gibi, Kıyamete kadar da gelmeye devam edecekler. Gelip burada Allah-u Teâlâ’ya günahlarının affı için feryad ü figan ederek tövbe edecek, bu Allah dostunu Rabbü’l-Âlemîn’le aralarında vasıta kılacaklar. Veysel Karânî Allah sevgisini kazanmış bir Allah dostu olduğundan, ismi unutulmadı. Bilâkis İsmi yüceltildi.

Fakat Alay Bey ise dünya dostuydu. Bey olması aşiret sahibi olması, şan şeref sahibi olması dünya İçindi. Dünya İse haindir, on-on-beş sene içinde insanın adını, nam ve nişanını unutturur.

İşte böyle… Allah, İnsanı severse, dostu olursa, ismi unutulmaz. Allah dostlarının hem dünyada, hem âhirette ismi yüce olur.

Allah dostlarının ismi Nefha-i Sûr’a kadar unutulmaz. Allah-u Teâlâ Şeyh Abdülkadir Geylani (K.S.A.) gibi, Şâh-ı Nakşibend, Sâdât-ı Nakşibendî gibi ömürlerini Allah yolunda tüketenlerin, Allah’ın emrine muhalefet etmeyenlerin, Rabbü’l-Âlemîn’e sadık olanların isimlerini kaybetmez. Allah hem dünyada, hem de âhirette yüceltir.

Dünya için çalışanların ise, isimleri dünyada kalır. Çok kısa olan dünya hayatında da unutulur, gider.

Öyle ise insan, dünyaya bel bağlayarak arkasından gitmemelidir. Dünyanın bahtı yoktur, dünya bedbahttır. Milyon, milyar sahibi olanlar nerede? Ne faydasını gördüler? Dünya malı Allah yolunda harcanmadıktan sonra insanın helakine, imanının tehlikeye girmesine sebeptir.

Karun’un Hazineleri

Karun’un da malı vardı ama helakine sebep oldu. Halbuki Karun evveliyatında fakirdi. Dünya malı olarak bir şeyi yoktu. Sadece bir elbisesi vardı ki onu da karısıyla ortaklaşa giyerlerdi. Kaç sefer Hazreti Musa’ya gidip rica etmiş, halini arzetmişti. Rabbü’l-Âlemîn’den kendisine dünyalık vermesi için dua istemişti. Hazret-i Musa da dayanamamış, Karun’un halini Rabbü’l-Âlemîn’e arzetmişti. Biraz dünyalık vermesi için Rabbü’l-Âlemîn’e rica etmişti.

Peygamberlerin duası da makbul olduğundan, Rabbü’l-Âlemîn de Karun’a mal vermişti, devlet vermişti. Hem de çok vermişti.

Karûn mal ve mülkiyle o kadar meşgul oldu ki.. Artık ne camiye, ne cemaata, geliyordu. Hepsini terketmişti. Bir gün Hazret-i Musa zekât vermesini Karun’a haber gönderdiğinde, “Musa, benim malıma göz dikmiş, malımı elimden almak istiyor.” diye cevap vermişti.

Bir gün Hazret-i Musa’nın yanına gelen Şeddad (Kârûn), “Allah’ ın Şeriatında zina yapanın cezası nedir?” diye sormuştu. Hazret-i Musa “Eğer zina ispat edilir yani dört kişi zinayı gördüklerine dair şehadet ederlerse, zina yapan recm edilir. (Yani ölene kadar taşlanır) diye cevap vermişti.

Oradan ayrılan Şeddâd münafıklar arasında bir kadın ve dört erkek bulur. Onlara para vermek suretiyle kandırır. “Falan gün ben Hazet-i Musa’nın cemaatında bulunurken, gelin Hazret-i Musa’ya zina isnadında bulunun” diye emir vermişti.

Onlar da söylenen gün gelmiş. Hazret-i Musa vaaz verirken kadın içeri girip, “Ya Musa, falan gün benimle zina yaptığını unuttun mu? Bugün vaaz veriyorsun” demişti. Yalancı şahitler de şehadet etmişlerdi. Bu tertibin nereden geldiğini bilen Hazret-i Musa hiddetle ayağa kalkarak Şeddâd’a dönmüş ve “Ey yer, yut onu” demişti. Yer yarılıp Şeddâd’ı yutmaya başlamıştı.

Dizlerine kadar yere gömülen Şeddâd feryad ederek, ağlayarak yalan ve iftiranın tertipçisinin kendisi olduğunu itiraf ederek affedilmesi için çok rica etmiş idiyse de kurtulamayarak yere batmış, gitmişti. Oradan kalkıp Şeddâd’ın malının yanına giden Hazret-i MUSA, onlar için de “Yer yut” diye emir vermiş, yer açılarak bütün malını, mülkünü. hazinelerini ve kırk devenin taşıdığı hazîne anahtarlarını da yutmuştu. İşte böyle… Allah yoluna harcanmayan dünya malı insanı helâke götürür.

Gavs (K.S.A.) bir sohbetinde şöyle buyurmuştu! “Dünya malı iki kısım olur. Birinci kısmının insana faydası, diğer kısmının zararı olur. Çok amel sahibinin taat ve ibadetine mani olmuyorsa, Müslümanlığını azaltmıyorsa, o mal zararsızdır. Sahibinin imanına zararı olmaz.

Malı çoğaltıp da Müslümanlığı azalan kimsenin, çoğalan malı, sahibinin şekavetine işarettir. Sahibinin imanı için büyük zararlar vereceğinin işaretidir. Böyle kimseler, İmanlarını ya kurtarabilir veya kurtaramazlar.”

İşte dünya malında, dünya malının artmasında bu kadar tehlike vardır.

İnsanın dünya malına talip olmaması, dünya malına âşık olmaması lâzımdır. İnsan ancak Allah yoluna, Allah dostluğuna âşık olmalıdır. Zaten Rabbü’l-Âlemîn insanı bunun için yaratmış. İnsanın maksudu Allah olmalıdır.

Rabbü’l-Âlemîn dünyaya emek verilsin, dünya malı toplansın, .diye insanı dünyaya getirmemiş, insanı dünyaya kendine kulluk etsin diye, kendine yönelsin diye getirmiştir. Nitekim Rabbü’l-Âlemîn, âyet-i Kerîmesinde:

(Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.) (Zâriyât: 56)

Ben insanları ve cinleri hasseten ibâdet etsinler, rızamı kazanmak için çalışsınlar yüzlerini bana çevirip, benî tanısınlar, diye yarattım buyuruyor.

Öyle ise insan, niçin yaratıldı ise ona göre hareket etmeli, önüne ne yol kondu ise, o yoldan yürümelidir. Eğer aksi hareket ederse rezil olur, rüsvay olur, ebedülebed azâbda kalır.

Rabbinin sözüne göre hareket etmeyen, Mevtasının emrine uymayan, büyüğünün sözünü dinlemeyen kimsenin ceza görmesi muhakkaktır.

Madem ki Rabbü’l-Âlemîn, “Ben sizi hasseten ibadet edesiniz, Beni tanıyıp şalin amel işleyesiniz diye yarattım” buyuruyor, öyleyse insan mecburi olarak, farz olarak Allah’ı tanımalı, salih ameller işlemeli ki felaha erebilsin.

Bakın Rabbü’l-Âlemîn ne buyuruyor.

(Ey cin ve insan cemâat (ler) i, göklerin ve yerin bucaklarından geç (ip de ilâhî kazadan selâmete er) mîye gücünüz yetiyorsa ki (Allah’ın bahşedeceği) bir kudretle olmadıkça asla geçemezsiniz haydi geçin (kurtulun!)) (Er-Rahman: 33)

Evet Öyledir. Kaçıp kurtulmaya imkân yoktur. Nereye kaçabilir ki insan? Nereye gitse Allah oradadır. Rusya’ya gitse oradadır. Amerika’ya kaçsa oradadır. Yerin altına girse oradadır. Gök katlarına çıksa oradadır. Nereye gitse oradadır Allah. Demek ki Rabbü’l-Âlemîn’in elinden kurtulmaya imkân yoktur. Kurtuluş için tek yol vardır. O da amel-î salih işlemektir. Allah’ın rızasını tahsile çalışmaktır. Göstermiş olduğu hak yoldan yürümektir.

Bilfarz bu dünyadan kaçmayı becerdi diyelim. Fakat, ya öbür âlemde nereye kaçacak? Kefene sarıldığı vakit, nereye kaçacak? Genellikle toprağın altına girdiğinde, soğuk ve karanlık yere girdiğinde, göğüs üzerine kabir taşı bırakılıp da kalkmak istediği vakit başı oraya vurduğunda, insan o zaman ne olduğunu anlar. Ama artık faydası olmaz. Geç olmuştur artık. İnsan zebanilerin eline geçerse artık, hiçbir kimse onların elinden kurtaramaz.

Azaba başladılar mı zebaniler, bir daha durmazlar. Hiç günahları da bitmez, acımazlar insana. Nasıl acısınlar ki, insan kendi kendini müstahak etmiştir azaba.

Rabbü’l-Âlemîn her şeyi Peygamberi vasıtasıyla beşeriyete tebliğ etmiştir. Hiçbir şeyi noksan bırakmamış, ne varsa hepsini söylemiş, hepsini bildirmiştir.. Bütün hata, bütün kabahat insanın kendin-dedir. Noksanlık insandadır. Ne yapıyorsa insan, kendine yapıyor. Hani bir söz vardır “Eliyle yapana derman yoktur” diye.

Bir kıssa var, şöyle anlatırlar: Adamın birisi nehri karşıya geçmek için nehir kenarına gelir. Kayıkçı, “Buyur, seni karşıya geçireyim” der. Adam istemez. “Sana ihtiyacım yoktur. Ben kendim geçerim” diyerek şalvarının ağzını bağlar, şişirir, üzerine binerek karşıya geçmeye başlar.

Tam suyun ortasına geldiğinde, bağlar çözülür. Şalvarın içine su dolar. Yüzme bilmeyen adam suya batar. Adam, kayıkçıya seslenir, “Beni kurtar, boğuluyorum” der. Ama kayıkçı hiç yerinden kalkmaz. Kendi kendine, “Vallahi yardımına gelmem, sen kendi elinle bağlamıştın, şimdi de çek cezanı” diye söylenir.

İşte insan da böyledir. Kendi eliyle yaptığı şeylerde meleklerin ne kabahati var? Hâşâ Rabbü’l-Âlemîn’in ne kabahati var? Bütün kabahat İnsanın kendindedir. Rabbü’l-Âlemin her şeyi Peygamberi vasıtasıyla söylemiş, bildirmiştir. Hiçbir şeyi gizlememiş, geriye bırakmamıştır.

Onun için insan kendi kendini düşünmeli. Eğer kendine acımazsa kimse de acımaz. Kimsenin ciğeri insana yanmaz.

Nasihatler

TwitterInstagram

Başa dön tuşu