
Kur’an’ı ezberlemek ve hafızın ahlâkı
Kur’an’ı ezberleyip öğrenmek: Müslim’in İbn Ömer’den rivayetine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kur’an’ı ezberlemiş olan kimsenin durumu, bağlı deve sahibinin durumuna benzer. Eğer onu gözünden uzak tutmaz ve kontrol ederse elinde tutar. Eğer bağını çözerse çeker gider. Kur’an hıfzetmiş kimse de geceleyin ve gündüzün namaz kılıp Kur’an okur ise Kur’an’ı hatırlar, unutmaz. Eğer (çokça) namaz kılıp okumazsa onu unutur.”
Kur’an’ı hıfzetmiş olan bir kimsenin Allah’a hamd eden bir kul olması gerekir. O’nun nimetlerine şükreden, Allah’ı zikreden, Allah’a tevekkül eden, Allah’tan yardım isteyen, O’na yönelme arzusunu taşıyan, O’na sıkı sıkı bağlanan, ölümü hatırından çıkarmayan ve ölüme hazır bir kimse olmalıdır.
Yine Kur’an hafızının günahlarından korkması, Rabbinin affını uman bir kimse olması gerekir. Kur’an hafızının, çağının insanlarını iyi bilen birisi olması gerekir.
Yönetim ve yöneticilerin zararlarına karşı kendisini korumaya çalışmalıdır. Nefsini kurtarmaya, canını tehlikelerden uzak tutmaya gayret etmelidir. Dünyalığından gücü yettiği kadarını önünden göndermeli (tasadduk etmeli) ve bütün bu hususlarda nefsine karşı gücü yettiği kadar mücahede etmelidir.
Kur’an’ı hıfzeden bir kimsenin en çok önem verdiği şey; dininde vera’ sahibi olmak, Allah’ın kendisine emrettiği ve nehyettiği bütün hususlarda Allah’a karşı takvalı olmak, O’nun gözetiminde olduğunu unutmamak olmalıdır.
Abdullah b. Amr der ki:
“Kur’an’ı hıfzetmiş bir kimsenin, lafa dalanlarla birlikte dalmaması, cahillik edenlere karşı cahillik etmemesi gerekir.”
Aksine o, Kur’an hatırı için affedip bağışlayabilmelidir. Çünkü onun göğsünde Yüce Allah’ın kelamı vardır. Yine Kur’an hafızının şüpheli yollardan kendisini koruması gerekir.
Kur’an meclislerinde ve başka meclislerde, gülmesini ve faydasız konuşmasını azaltmalıdır. Başkasının kötülüklerine karşı tahammül etmeye ve vakar sahibi olmaya kendisini zorlamalıdır. Kur’an hafızı, fakirlere karşı alçakgönüllü olmalı; büyüklenmekten, kendisini beğenmişlikten uzak durmalıdır.
Eğer fitneye düşmekten korkarsa dünyadan ve dünyalık peşinde koşanlardan uzak durmalı, gereksiz tartışma ve iddialaşmaları terk etmelidir. Kendisini yumuşak davranmaya ve edep sınırları içinde kalmaya zorlamalıdır.
Kötülük etmeyeceğinden emin olunan, hayır umulan, zararından uzak kalınan, laf götürüp getiren dedikoduculara kulak asmayan, onları dinlemeyen; hayırda kendisine yardımcı olacak, kendisine doğruyu, güzel ahlakı gösterecek olanlarla ve hayrı kendisine güzel gösterecek, çirkin göstermeyecek kimselerle arkadaşlık yapmalıdır. Kur’an’ın hükümlerini öğrenmelidir.
Allah’ın emrinden neyi murat ettiğini, kendisine neyi farz kıldığını anlamalıdır. Böylelikle okuduğundan faydalansın ve okuduğu hükümlerin gereğince amel etsin. Kur’an-ı Kerim’in farz ve hükümlerini ezbere okuduğu halde, okuduğunun ne anlama geldiğini bilmeyen kimsenin bu durumundan daha çirkin ne olabilir!? Böyle bir kimse, anlamını bilmediği şey ile nasıl amel edebilecektir? Okuduğu Kur’an’ın incelikleri hakkında kendisine soru sorulduğu halde bunları bilmemesi ne kadar çirkindir? Bu durumda olan kimse, olsa olsa koca koca kitaplar yüklenmiş merkebe benzer.
Kur’an hafızının; Allah’ın, İslam’ın ilk dönemlerinde kullarına ne şekilde hitap ettiğini, Kur’an’ın sonraki nüzul dönemlerinde de onları neye teşvik ettiğini, İslam’ın ilk dönemlerinde Allah’ın neleri farz kıldığını, daha sonraki dönemlerde ise bu farzlara neleri eklediğini bilip birbirinden ayırt edebilmesi için Kur’an’ın Mekkî olanını Medenî olanından ayırt etmesi gerekir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in çoğu yerinde, Medenî olan buyruklar Mekkî olanları nesheder. Mekkînin Medenî ayetleri neshetmesine ise imkan yoktur.



