Adem Peygamber İlk İnsan

Adem Peygamber

Adem Peygamber

Yeryüzünün Halifesi

İnsanoğlunun ilk babası, Hz. Adem’dir. Cenab-ı Hak ilk insan olarak onu yaratmış, daha sonra da eşi Hz. Havva’yı da yaratarak, insan neslinin bu iki aslından, sair insanları çoğaltmıştır.
Hz. Adem’i daha yaratmadan evvel, Cenab-ı Hak, meleklere şöyle emir vermişti:

“Topraktan bir insan nev’i yaratıp onu yer yüzünde halife kılacağım. Onun yaratılışını tamamlayıp tarafımdan ruh verdikten sonra, hepiniz ona secde ediniz”.

Melekler, Cenab-ı Hakkın bu emri üzerine önce şaşırdılar. Çünkü yer yüzü cinlerin elinden alındıktan sonra kendilerine mesken edileceğini zannediyorlardı. Zira cinler, fesat çıkardıkları için yer yüzünün hakimiyetini ellerinden kaçırmışlardı. Melekler ise gece-gündüz ibadet ve itaat içindeydiler. Şu durumda yer yüzünün şenlendirilmesine en layık olarak; onlar görünüyordu. Fakat Cenab-ı Hak, hepsinin tahminleri hilafına, yeni bir mahlûk yaratıp, yer yüzünde onu halife yapmak istiyor üstelik bütün meleklere de ona secde etmelerini emrediyordu. Demek yaratılacak olan bu mahlûk, kendilerinden daha üstün bir fıtratda olacaktı. Fakat bu nasıl olabilirdi? Gece-gündüz her an ibadet ve taatta kusur etmedikleri halde, yeni yaratılan bu mahlûkun kendilerinden üstün tarafı ne idi? Kaldı ki onlar, yaratılacak olan insanın, yer yüzünde cinlerden daha fazla fesat çıkarıp kan dökeceğini de anlamışlardı. Şu halde insan oğlunun yer yüzüne halife yapılmasının hikmeti ne olabilirdi? İşte meleklerin meraklarını mucip olan husus buydu. Bunun hikmetini öğrenmek için şöyle sordular:

“Ya Rab! Yeryüzünde fesat yapacak, kan dökecek, kimseleri mi halife kılacaksın? Bizim ibadet ve takdisimiz kafi gelmez mi? Biz seni hamdinle teşbih ve takdis ediyoruz.”

Meleklerin bu suallerinde, asla Cenab-ı Hakka karşı bir itiraz manası olmadığı gibi, bu işin hikmet ve hayır icabı olduğuna dair, her hangi bir şüphe ve tereddüt manası da yoktu. Maksatları Adem’i ve zürriyetini tahkir ve gıybet etmek de değildi. Belki, yeryüzünde fesat çıkaracak bir yaratığın oraya halife yapılmasındaki mana ve hikmeti öğrenmek istiyorlardı.
İşte meraklarına mucip olan nokta bu idi.

Meleklerin bu suallerini, Cenab-ı Hak: “Sizin bilmediğinizi ben biliyorum. Hadiselerin hikmetleri sizin malûmatınıza münhasır değildir. Benim insanları yaratmamda bir hikmet vardır ki, o hikmet onların işleyecekleri fesat ve serlere üstün gelecektir.” diyerek cevaplandırdı.
Demek ki insanın yaratılışı hususunda meleklerin bilmedikleri gizli bir hikmet vardı. Meleklerin arza halife kılınmaya mani olarak ileri sürdükleri insani şer ve fesatlar, o hikmetin yanında cüz’i ve ehemmiyetsiz kalıyordu.
Meleklerin Haberdar Edilme Hikmeti:
Cenab-ı Hakkın müşavere şeklinde melaike ile yaptığı bu karşılıklı konuşma, ilerde meleklerin insanoğlu ile fazla irtibat ve alakalarının bulunacağına işaret etmektedir. Ve nitekim de öyle olmuştur. Meleklerin bir kısmı insanları korumakta, diğer bir kısmı amellerini kaydetmekte, bazıları da kulların kalplerine hayırlı şeyleri ilham etmekte, onlar için istiğfar ve duada bulunmaktadırlar. İşte bunlar gibi insanlarla münasebeti olan bir çok melek nev’i vardır.

Adem Peygamber ‘in Yaratılışı

Kur’anda insanın yaratılışından bahseden ayetlerin hepsi de, insanlığın ilk babası olan Hz. Adem’in toprak unsurundan, müstakil bir nev’ olarak yaratıldığını ifade etmektedir. Hadisi şerifin beyanına göre, bu yaradılış Cum’a günü olmuştur. Bir Ayet-i Kerime’de ise, insanın bizzat Allah’ın kudret eliyle yaratılmış olduğu ifade edilmiştir.

Bu ifade, onun diğer cinslerden, nevilerden farklı ve üstün bir şekilde yaratıldığına açıkça delalet etmektedir. Şu halde insan, müstakil bir nev’ olarak yaratılmış, Darvin-cilerin iddia ettikleri gibi, başka bir nev’in gelişip tekamül etmesi sonucu vücûda gelmemiştir.

Kur’an’da Hz. Adem’in yaratılışı ile ilgili olarak zikredilen Ayetlerde, Allanın, Hz. Adem’i bir anda mı, yoksa tedricen yavaş yavaş mı yaratmış olduğu hususunda sarih bir beyan yoktur. Amma bazı hadislerden, Hz. Ademin yaradılışının bir anda olmayıp tedrici olduğu ve Allah’ın şekillendirdiği çamurun üzerinden uzun zaman geçtiği anlaşılmaktadır. Aslında Allah, her iki şekilde de yaratmaya kadirdir. Kudretine göre, her iki şekil de müsavidir.

Akla şöyle bir sual gelebilir: Neden Cenab-ı Hak, ilk insanın maddi yapısını doğrudan doğruya hiçten var etmemiş, toprak unsurunun mecz ve terkibinden yaratmıştır ?

Cenab-ı Hak, Kadir-i Zülcelaldir. Bütün varlıkları bir anda yok etmeğe muktedir olduğu gibi, “Kün” emriyle bütün hepsini bir anda hiçten ve yoktan yaratmaya da kadirdir. Bununla beraber O, bu yaratıcı kudretini kainatta iki şekilde tezahür ettirmektedir.

“Biri: İhtira’ ve ibda’ iledir. Yani hiçten, yoktan vücuda getirir. Ve ona lazım olan herşeyi de hiçten yaratıp onun eline verir. Diğeri: İnşa’ ile, san’at iledir. Yani hikmetinin kemalini ve birçok isimlerinin cilvelerini göstermek gibi çok ince hikmetler için, kAinatın unsurlarından bir kısım varlıkları yaratır. Emrine tabi olan zerreleri ve maddeleri Rezzakiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.”

Hz. Adem’in bir anda vücuda getirilmeyip topraktan yaratılması da bu ikinci kısım yaratılışa girmektedir.

İsimlerin öğretilmesi

Cenab-ı Hak, Hz. Adem Peygamber ‘i yarattıktan sonra, sair yaratıklardan tamamen farklı bir mahiyete sahip olan bu ilk insana: bütün eşyanın ismini öğretti. Cenab-ı Hakkın, hikmeti icabı olarak Hz. Adem’e isimleri öğretmesi hadisesine “Talim-i Esma” tabir edilir.
Cenab-ı Hak bundan sonra, insanın yer yüzünde halife yapılmasına hayret eden melekleri, bu hayretten kurtarmak ve insanın hilafete layık olduğunu, bütün mahlûklardan üstünlüğünü, en güzel şekilde yaratıldığını ve ona cem’iyetli bir kabiliyet verildiğini göstermek ve tastik ettirmek için; Adem ile onları karşılıklı bir imtihana tabi tuttu.

Meleklere eşyayı göstererek:”Eğer Adem’in nasıl halife olacağı sualinde ısrarlı iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz.” dedi.’ Meleklerin bu hususta malûmatları olmadığından cevap vermekten aciz kaldılar ve Cenab-ı Hakk’a: “Seni bütün noksanlıklardan tenzih eder ve bütün kemAl sıfatlarla muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir bilgimiz yok. Her şeyi bilen ve her şeye hikmet dairesinde liyakatına göre ilim ve irfan verici olan sensin.” Diyerek özür beyan ettiler.

Meleklerin cevap vermemesi üzerine Cenab-ı Hak, eşyanın isimlerini saymasını Adem’e emretti. Adem bütün isimleri sayınca, meleklere hitaben buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ancak ben bilirim. Dışarıya vurduğunuz ve içinizde gizlediğiniz bütün şeyleri de yine ben bilmekteyim”. İşte Hz. Adem’in en büyük mucizesi, bu “talim-i esma” ve melekleri imtihan hadisesidir. Melekler, bu hadise ile insanın kendilerinden üstün ve halifeliğe daha layık olduğunu anlamışlardır.

Bu üstünlük, hadiseden de anlaşıldığı gibi, insan oğlunun mazhar olduğu ilim sebebiyle idi. Esasen yeryüzüne halife olacak bir zatın, elbette tam bir ilme sahip olması, eşyanın ve varlıkların hususiyetlerini, onlardan faydalanma şekillerini tam bilmesi lazımdı. Ta ki yer yüzünde Allah’ın hükümlerini icra ve kanunları dairesinde hareket edebilsin. Melekler ise, böyle bir kabiliyete sahip değildiler. Gerçi “Esma”nın bir kısmını onlar da bilmekteydi. Fakat Adem’in onlara üstünlüğü, hadsiz isimleri öğrenebilecek ve eşyanın, kainatın ve Cenab-ı Hakk’ın bütün isimlerinin hakikatini idrak edebilecek bir kabiliyette olması sebebiyle idi. Ve bu yüzden de arza halife kılınmıştı.

Yoksa meleklerin ne kadar masum ve gece-gündüz ibadette berdevam oldukları malûmdu. Halifeliğin icabı sadece İbadet ve günahlardan masuniyet (korunma) olsaydı, elbette yeryüzüne sadece meleklerin halife kılınmaları lazım gelirdi.

Adem’e Secde

Hz. Adem Peygamber ‘in hilafete liyakati bu şekilde ortaya çıkınca meleklere, Adem’e secde etmeleri emredildi. Bütün melekler bu emre itaat ettiler. Rivayete göre evvela Cebrail, sonra Mikail, daha sonra İsrafil ile Azrail Aleyhisselam secde ettiler. Bunları, diğer meleklerin secdeleri takip etti.

Emredilen bu secdenin Hz. Adem’e ibadet maksadıyla olmadığı şüphesizdir. Zira bütün ilahi dinlerde. Allah’tan başkasına ibadet etmek, şirk kabul edilmiş olup kesin olarak haram kılınmıştır.

Fakat eski ümmetlerde, islam dinindeki selamlaşma yerine, ibadet kasdı olmaksızın yere kapanıp secde edildiği de vakidir. Mesela. Hz. Yusuf (A.S.)ın kardeşlerinin kendisine secde ettikleri, Kur’an’da açıklanmaktadır. Demek oluyor ki, bu fiil, (yani secde etme), bazı zamanlar sırf saygı ve selamlaşma maksadıyla yapılmıştır. Zira, söz gibi fiil ve hareketler de hürmet ve saygı ifade eder. (Büyüğe ayağa kalkmak gibi) Nitekim eski dinlerde, salih insan ve peygamber resimlerinin ibadethanelere asılması yasaklanmamıştı. İnsanlar o suretlere bakıp onlar gibi olmaya, hayır ve ibadette o şahıslara benzemeye çalışıyorlardı. Hz.Süleyman (A.S.) da bu maksatla cinlere türlü türlü resimler yaptırıyordu (26).
Fakat halk bu müsaadeyi sonradan tamamen kötüye kullanmış, işi onlara tapmaya kadar götürmüşlerdir. İslamiyet de fesadı ortadan kaldırmak İçin, gerek canlıya ait resim yapmayı ve gerek insanlara secde etmeyi her ne niyetle olursa olsun yasak edip haram kılmıştır.
Bununla beraber meleklere emredilen secdenin bu şekilde selam ve hürmet manasına değil de, hakiki manasına, yani ibadet manasına alınması da mümkündür. Bu durumda kendisine secde edilen aslında Cenab-ı Hak olup Hz. Adem ise bu secdeye kıble olmuştur. Dolayısiyle secde de doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a yapılmış olur. BeyzAvi gibi bazı büyük müfessirler bu manayı tercih etmişlerdir.

İblis’in Secde Etmemesi

Cenab-ı Hakk’ın secde emri üzerine bütün melekler secde ettikleri halde, sadece İblis, yani Şeytan secde etmemişti. Kibirlenerek bu ilahi emirden yüz çevirmişti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak. ona:

-“Ey İblis, bizzat yed-i kudretimle yarattığım Adem Peygamber ‘e secde etmene mani olan şey nedir? Kendini Adem’den büyük sanarak mı itaatsizlikte bulundun?” dedi. İblis bu itaatsizliğinden dolayı tövbe edip Cenab-ı Hak’tan af dileyeceği yerde, bilakis yaptığı bu isyanını küstahça haklı göstermeğe çalıştı ve “Ben Adem’den daha hayırlıyım, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın. Çamurdan yarattığın birine ben hiç secde eder miyim?” diyerek Adem’i küçümsedi.

İblisin Mahiyeti

İblis, ruhani bir varlık olup, nar-ı semûmdan (dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateş) yaratılmıştır. Cinlerden olmakla beraber, kendisi uzun zaman meleklerle beraber bulunmuştu. Bu yüzden onlarla beraber ibadet ederek onlara ülfet ve ünsiyet ettiğinden, meleklerin vasıflarına sahip olmuş ve onlara her cihetten bir benzerlik peyda etmişti. Zahiren bir nevi meleklik hali kazanmıştı. İşte bu sebeple secde emrinin şümulüne o da dahil olmuştu.
Fakat işin aslına bakılırsa, Allah Taala, Hz. Adem’e secde etmeyi emrettiği zamana kadar iblis’in hissiyatına dokunacak hiç bir emir ve teklif yapmamış, o’nu hiç bir imtihana tabi tutmamıştı. O zamana kadar hiç isyan etmeme içinde bulunması, cereyan eden hadiselerin kendi arzu ve isteklerine hep uygun olmasından dolayı idi.

Böyle bir halde yapılan itaat ise, sadece ilahi emre ve Allah rızasına boyun eğmek için yapıldığı fikrini veremez. Çünkü hem Allah’ın emrine hem de nefsin arzusuna uygun gelen hususlarda, itaat edilenin Allah mı, yoksa nefis mi olduğu tam manasıyla anlaşılamaz. Binaenaleyh, Adem yaratılıp da bütün meleklerin O’na secde etmelerinin emredilmesi, aynı zamanda İblis için bir imtihan olmuştur. Bu imtihan, iblisin hissiyatının ne merkezde olduğunu göstermiş, asıl mahiyetini, yani içinde sakladığı kibir ve gururunu açığa çıkarmıştır, işte o zaman İblis’in hakiki mahiyeti melekler tarafından da anlaşılmış oldu.

Demek ki O’nun meleklere arkadaşlığı ve benzeyişi, meleklerin Allah’ın emrine asi olmayıp kendilerine emredileni yapmak olan “İSMET” vasfını taşıdığından dolayı değildi. Belki bu hal, İlahi emir ile nefsin arzu ve isteklerinin çatışmamasından ve isyana sebeb olacak bir durumun yokluğundandı. Yoksa İblis, aslında Allah’a değil, nefsine ve zevklerine tapardı. Nitekim “Adem’e secde et” şeklindeki, O’nun zevk ve rızasına aykırı olan Allah’ın bu İlk emri karşısında İblis, secde etmemek suretiyle isyanını ilan etmiştir. “Seni secdeden men eden nedir?” sualine karşı da, “Beni ateşten, O’nu ise topraktan yarattın” diyerek kibrini, tuğyanını daha ilk anda izah etmiştir.

İblis’in Cerbezesi

İblis, “Ben Adem’den hayırlıyım” derken, daha, ilk anda nefsinin arzusuna kapılmış olduğunu gösteriyordu. Sonra bu batıl iddiasını haklı göstermek için de Adem’in çamurdan, kendisinin ise ateşten yaratıldığını ileri sürmüştü. Böylece yaratıldıkları maddeler ile alakalı doğru hükümlerden harefcet ederek, kendisinin üstünlük ve hayırlılığını isbat etmeye çalışmıştı. İşte bu söylemiş olduğu söz içinde, ŞEYTANLIĞIN bütün hususiyetleri gizlidir.İblis’in bu iddiasındaki safsata ve hata noktaları şöylece sıralanabilir.

A) İblis, en evvel vazifesinin kulluk ve itaat olduğunu, itaat ve kulluğun ise her şeyden önce tevazu ve teslimiyeti icabettirdiğini takdir edemeyip, Mabuduna karşı, cevabını ta’riz ve muaraza şekline dökmüştür.

B) Cenab-ı Hakk’ın sarih SECDE emrine karşı vazifesi itaatken, bu itaati ifa etmeyip, kendisinin ateşten yaratılışının Adem’den daha üstün olmayı gerektirdiğini iddiaya kalkışmıştır. Ve bu iddiasını da secde etmemesine illet göstermiştir. Böylece, ilk defa fasit ve yanlış tevile ve içtihada teşebbüs eden, İblis olmuştur.

C) Iblis’in “Beni ateşten, Adem’i çamurdan yarattın” demesi aslında doğrudur. Fakat o, bu doğru hükümden hareket ederek, bu iki yaratılış maddesini karşılaştırarak “ateşin topraktan üstün olduğu” gibi yanlış bir hükme varmıştır. İşte Iblis’in cerbeze yaptığı nokta burasıdır. Zira, bu sözüyle bir taraftan yaratanın Cenab-ı Hak olduğunu itiraf etmiş diğer taraftan da gurur ve kibrinin eseri olarak dikkati yaratılış maddesine çekmekle, hayır ve meziyette gözünü sırf madde ve unsura dikmiştir. ‘

Cenab-ı Hakkın Adem’i yaratmasındaki gayeyi hiç nazara almamış, O’nu arza hafife kılmasını, eşyanın isimlerini öğretmesini, böylece O’na ayrı bir üstünlük verdiğini görmek istememiştir. Yani Adem’de toprak, kendisinde de ateşten bir mahiyet ve meziyet olmadığını zannetmiştir. Bu suretle “Diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkaran” ve eşyanın hususiyetlerini ve meziyetlerini kerem ve rahmet hazinesinden bahşeyleyen Allah Teala’yı. -haşa- maddeye mahkûm gibi farzetmiştir.

Halbuki toprak ile ateşin farklı hususiyetlere sahip olmaları maddenin aslından olmayıp yine Allah’ın takdiriyledir. İşte İblis, bu safsata ve yaniış mugalatasıyla “Beni ateşten, O’nu çamurdan yarattın” sözünün altında, “ateş çamurdan daha hayırlıdır, binaenaleyh hayırlı olandan yaratılan da hayırlıdır” gibi yanlış bir mantık yürütmüş, bu sebeble de Adem’den hayırlı olduğunu iddia etmiştir.

Hakikatte, mahluk olmak bakımından ateşle toprak ikisi de, Allah tarafından yaratılmıştır. Bu cihetten, yaratıcının hükmüne ram olmak itibarıyla birbirlerine eşittirler. Allah’ın verdiği meziyetler haricinde, hiç bir mahlûkun kendiliğinden bir meziyet ve üstünlüğü olmadığı gibi sair mahlûklara karşı da kibirlenmeğe hafckı yoktur. Kaldı ki, mesele, ateş ve toprağın meziyetleri açısından ele alınsa bile, toprağın ateşten daha fazla hususiyetlere sahip daha kıymetli olduğu görülecektir.

Toprak

Kur’an-ı Kerim’de büyük bir Ölçüde, yer yüzünün her baharda havalandırılmasından bahsedilerek, insanların nazar-ı dikkati toprağa çekilmektedir. Dünya, kainatın kalbi olduğu gibi, toprak da dünyanın kalbi mesabesindedir. Diğer taraftan, tevazu, alçak gönüllülük ve mahviyet gibi insanı Allah’ın rızasına götüren yolların en yakınını da yine toprak temsil etmektedir.

Bu vesileyle söylenen “toprak gibi mütevazı” sözü de manidardır. Toprak unsuru, manen Cenab-ı Hakka, en ulvi sema-vattan daha yakındır. Çünkü, kAinatta Cenab-ı Hakkın rububiyetinin tecellisine, kudretinin faaliyetine, Hayy ve Kayyûm isimlerinin tezahürlerine azami derecede mazhardır. Hem, yer yüzünün halifesi olan insanın halifelik vazifesini yerine getirmesine en müsait ve münasip yerdir. Rahmet Arşı su üzerinde olduğu gibi, hayat ve ihya arşı da toprak üzerindedir.

Toprak, suya, havaya, ateşe ve ışığa nisbeten kesafetli ve donuktur. Fakat Cenab-ı Hakkın masnuatının bütün nevilerine sebeb ve menşe olduğu için hava, su, güneş gibi bütün unsurların üstüne çıkmıştır. Peygamber efendimizin (a.s.m.):

-“Kulun rabbine en yakın olduğu hal, alnını toprağa koyup secde ettiği andaki vaziyetidir.” Mealindeki Hadis-i şerifleri bu sırlara işaret etmektedir.

Cenab-ı Hakkın, halife-i Arz olan insanı bu derece cemiyetli ve mükemmel olan toprak unsurundan yaratmasına karşı, Ib-lis’in, ateşten yaratılışıyla gururlanmasının ne kadar yanlış ve manasız bir iddia olduğu apaçık meydandadır.

İblis’in Rahmetten Kovulması:

İblis’in bu gururlu ve enaniyetli hali, Cenab-ı Hakk’ın izzet ve kibriyasına dokunmuştu. Bu sebeble Iblis’e: “İn oradan, senin melekler içinde kibirlenip büyüklenmen olamaz, rahmetimden çık git. Sen bundan sonra küçülenlerdensin” diyerek huzurundan kovdu. Burada şöyle bir ibret verici ders vardır: Kibir ve gurur küçüklük alâmetidir. Büyük olan, büyüklük davasında bulunmaz. Büyüklük taslayan behamehal küçülür, alçalır ve zelil olur. Herkesin istiskalini celbeder. Bu, esaslı bir kaidedir.

Allah Tealâ, kibirlenip büyüklenen İblis’i, bulunduğu makamdan derhal azletti. Kibrine mukabil, zillet ve hakaret belâsına mahkûm etti.
Bütün meziyet ve güzellikler Allah’tandır. Mahlûkatın bizatihi bir meziyeti yoktur. Hakikat böyle olduğu halde İblis, aslının ateş olduğuna güvenip hayır ve üstünlük sanki ateşinmiş ve dolayısıyla kendisinin mahiyetinde varmış gibi, bunu, elinden alınmaz bir haslet zannetmiş ve bulunduğu makamı kendisinin kazandığını zannederek oradan hiç düşmeyeceğini sanmıştı. İşte İblis, bu yanlış zan ve itikadı sebebiyledir ki Halikının emrine karşı gelip tenkide kalkışmıştır. Allah Tealâ O’nu huzurundan kovmakla aynı zamanda bütün meziyet ve iyiliklerin sahibi kendisi olduğunu, istediğini yükseltip istediğini azaltabileceğini ve istediği an istediği gibi tasarruf edebileceğini İblis’i bildirmiş oluyordu. Bu İblis’in haddini bilmemesinin cezasıydı.

Mühlet Talebi

İblis, Allah Tealâ’nın bu gazaplı hitabından sonra varlıkların şundan veya bundan yaratılmalarının hiç bir üstünlüğe sebeb olamıyacağını iyice anladı. Yaptığı bu hata yüzünden kendisinin yok edilmesinden korkup ye’se düştü. Zillet ve hakaret içinde bile olsa hayatı, yok olmaya tercih etti. Ve Cenab-ı Haktan şöyle bir talepte bulundu:

-“Beni, insanların tekrar diriltilecekleri “BA’S” gününe kadar bırak, o zamana kadar bana mühlet ver.”

Bundan anlaşılıyor ki, İblis, Allah Tealâyı inkâr etmediği gibi, Haşir ve Ba’si, yani öldükten sonra tekrar dirilmeyi de İnkâr etmemiştir. O Adem’in nesli olacağını ve dünyada bir müddet yaşayacaklarını, sonra ölüp tekrar dirileceklerini biliyordu. Şu halde İblis’in küfür ve inkarı, Allah’ı ve ahireti kabul etmeme suretiyle değil; Cenab-ı Hakkın emir ve teklifini red ve secde etmenin kendisine vacip olduğunu inkâr suretiyle olmuş oluyordu.

Burada Iblis’in dessaslığını ve şeytanetini gösteren dikkat çekici diğer bir husus daha vardır. O da şudur: İblis, “Ba’s” gününe kadar mühlet istemekle, birinci Sura üfürülüş devresini atlatıp ilelebet ölümden kurtulmayı düşünüyor. Zillet ve hakaret içinde de olsa zevalsiz bir bekaya erişmeyi arzuluyordu. Fakat bu arzusunu açıkça söylemekten çekinmiş, kurnazca ulaşmayı düşünmüştür. Çünkü o da biliyordu ki “Ba’s Günü”, dirilme günüdür. Ondan sonra ise, bir daha ölüm yoktur. Kendisi de o güne kadar hayatta kalmayı talep etmekle, aklı sıra kıyamet gününü atlatıp Ölüm acısından kurtulmayı tasarlıyordu. Fakat kalplerin en İnce sırlarına nüfuz eden Cenab-ı Hakkın nazarından elbette hiç bir şey gizlenemez. O, nazar-ı izzetinden kovduğu iblis’in Ba’s gününe kadar hayatta kalma talebinin altındaki maksadını biliyordu. Bu sebeble O’na:

-“Şüphelenme, senin ecelin kıyamet gününe kadar tehir edildi” diyerek, Ba’s gününe kadar değil, ancak Kıyamet Gününe kadar kalmasına izin verdi.

Hz. Adem’e secde emri, iblis’i meleklerden ayıran bir imtihan olduğu gibi iblis’e verilen bu mühlet de Adem ve nesli için başka bir imtihan vesilesi olacaktır. İblis, bu müddet boyunca insanlara musallat olacak ve onlardan bir kısmını doğru yoldan çıkaracaktır. İblis’in İnsanoğluna Musallat Olması İblis, dünyada kalmasına müsaade edildiğini gördükten sonra, bu uzun ömrü tevbe ve şükür içinde geçireceği ve düştüğü bu zelil akıbetten kurtulmağa çalışacağı yerde, aksine, inadında israr ederek Allah’a şöylece mukabelede bulundu:

-“Öyle ise beni azıtıp dalâlete düşmeme müsaade ettiğinden dolayı, ben de Adem oğlunu azıtmak için, senin doğru yolun üzerinde oturacağım. Sana götüren iman ve istikamet yolunu kesip pusuda duracağım. Sonra önlerinden-arkalarından, sağlarından-sollarından, her cihetlerinden saldırıp onları doğru yoldan çevireceğim. Onları dalâlete sevketmek için elimden geleni yapacağım. Sen o zaman insanların çoğunu sana itaatli ve şükredici olarak bulamayacaksın. Ben ancak onlardan pek azını aldatamam, onlar da senin en halis kullarındır.”
İblis bu sözleriyle Adem ve nesline olan düşmanlık ve kinini açıkça ilân ediyordu. Hz. Adem’in mazhar olduğu ilâhi nimetler onun hasedini galeyana getirmiş, kin ve düşmanlığına sebeb olmuştu. Daha dün yaratılan bu mahlûkun kendisinden üstün oluşunu bir türlü hazmedememişti. Bu sebebledir ki Cenab-ı Haktan kıyamet gününe kadar hayatta kalma iznini alır almaz, Allah’ın bu kadar nimetler verdiği ve arzın halifesi yaptığı bu insanları doğru yoldan saptırmak. Allah’a itaat ve kulluktan vazgeçirip kendine bağlamak için bütün gücüyle çalışacağını ilân etti.
İblis insanlara kolayca nüfuz edip, çoğunu aldatmaya ve yoldan saptırmaya muvaffak olacağında oldukça ümitli idi. Bunu, Adem’in fıtratındaki şehvet ve gazap gibi duyguların varlığından anlamıştır. Bu duygular kendisinde sınırsız olarak bulunan elbette kolayca iğfal edilebilirdi.
Bununla beraber az da olsa bir kısım halis kulların, kendi vesveselerinden uzak kalacağını, o gibi kullar üzerinde hiç bir hâkimiyet kuramayacağını da biliyordu.

İblisin Rahmetten Mahrum Oluşu

İblis bu çirkin niyetini açığa vurunca, Cenab-ı Hak tarafından ebediyyen lanetlenerek Cennet ve huzur-u Kibriyadan kovuldu.
Cenab-ı Hak ona ayrıca şunları da söyledi: “Ey İblis, sen bütün güç ve kuvvetinle Adem ve zürriyetine musallat ol, bütün şeytani vesvese ve desiselerini kullan. Kasem ederim ki, insanlardan kimler benim yolumu bırakır da sana uyarsa, cehennemi sizlerle dolduracağım. Fakat senin aldatamıyacağın o halis kullarım var ya, onları rızamı kazanma yolunda ibadetten asla ayıramaz, onlar üzerinde hiç bir hakimiyet kuramazsınız.

Cenab-ı Hak ile İblis arasında geçen bu muhavereden anlaşılıyor ki, istikbalde insanlar içinde öyle kullar gelecektir ki, iblis ve avanesi onları hak ve doğru yolundan saptıramayacak ve onlar üzerinde hiç bir hakimiyet kuramayacaktır. Bilâkis iblis’in o kullara musallat oluşu, onların hayır ve hakka olan kabiliyetlerini inkişaf ettirecek ve manen yükselmelerine vesile olacaktır. Aynen “Atmacanın serçeye musallat olmasının, serçenin kabiliyetlerinin gelişmesine sebeb olması gibi”.

Birkaç gramlık elmasın, tonlarca kömürden daha kıymetli olması gibi, sayıca az, fakat kıymet yönünden çok üstün olan bu kullar, insanlığın, şerefini kurtarıp yer yüzüne halife olmaya layık olduklarını isbat edecekler ve Cenab-ı Hakkın insanı yaratmasındaki hikmet ve gayeyi tahakkuk ettireceklerdir. İşte bu hikmetledir ki, Cenab-ı Hak insanı yaratmış ve onun yapacağı şer ve isyanlara, vücuda gelecek bu çok hayırlı neticelerden dolayı müsaade etmiştir. Yine aynı hikmetledir ki şeytan ile insan arasında böyle bir mübareze ve mücadelenin başlamasını irade etmiştir.

Hz. Havva’nın Yaratılışı

Cenab-ı Hak Adem’in hem yalnızlıktan kurtulması, hem de insan neslinin yeryüzünde çoğalabilmesi için ona hayat arkadaşı ve eş olarak Hz. Havvayı yarattı.
Meşhur olan rivayete göre, Hz. Havva validemiz Hz. Adem’in sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Müfessirlerin çoğu: “O şahıstan eşini (Havva’yı) vücuda getirdi” mealindeki âyeti, bu şekilde tefsir etmişlerdir. Bu tefsiri te’yid eden şöyle bir hadis vardır:

-“Kadınlar hakkında hayırlı olup, nezaketle muamele etmenize dair vasiyetime itaat ediniz. Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmışlardır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı, üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan kırarsın, kendi haline bırakırsan daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayırla muamele hususundaki nasihatıma itaat ediniz.”

Ebu’s-Suud tefsirinde açıklandığına göre İbn-i Mes’ud ve İbn-i Abbas gibi büyük sahabeler, Hz. Havva’nın Hz. Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığını açıkça ifade etmişlerdir. Bununla beraber, bu görüşe muhalif kalan alimler de vardır. Fahreddin-i Razinin açıkladığına göre Ebu Müslim el’ Isfehâni. Nisa sûresinin birinci ayetini, “O, kadını, kocası cinsinden, yani insan olarak yarattı” şeklinde te’vil etmiş bu te’viline de başka ayetlerden deliller getirmiştir.

Yukarda zikrettiğimiz hadise gelince, bazı alimlere göre, burada kadının maddi yönden eğe kemiğinden yaratıldığına dair açıkça bir ifade yoktur. Bu hadis, kadının yaratılışdan asabi ve geçimsiz olduğunu ve erkeğe gereği gibi itaat etmiyeceğini ifade eder. Bundan dolayı kadına nezaketle muamele etmek ve onu olduğu gibi kabul ederek incitmemek gerektir.

Buhâri’nin başka bir rivayetinde de, bu husus açıkça görülmektedir. Resûl-i Ekrem (A.S.M.) buyurmuştur ki:

-“Kadın eğe kemiği gibidir. Eğer onu doğrultmaya kalkışsan kırarsın. Mesut bir hayat yaşamak istersen, o eğriliği ile beraber faydalanırsın.”

Hz. Havva’nın, ister Hz. Adem’in yaratıldığı çamurdan, ister onun eğe kemiğinden yaratıldığını kabul edelim; bu yaratılışın ne şekilde olduğuna dair, sağlam bir bilgimiz yoktur. Bu konuda ne Kur’an-ı Kerimde ve ne de hadislerde, kitab-ı mukaddeste olduğu gibi beşeri hesaplar ve ifadeler mevcut değildir.

Cennete Giriş

Rivayete göre Hz. Adem’le Hz. Havva, altın bir taht üzerinde oturmuş, baştan aşağıya nurdan elbiseler içinde bulundukları halde Cennet’e girdiler. Cenab-ı Hak onları Cennete yerleştirirken:

-“Ey Adem! Sen ve zevcen. Cennete yerleşin. O Cennetin nimetlerinden birlikte bolca istifade edin” diye hitabetti. Ayrıca Cennette açlık ve susuzluk elemini duymayacaklarını, çıplak olmayacaklarını, hülâsa hiçbir mahrumiyet ve zahmet çekmeyeceklerini de bildirdi.
Resûlullah (A.S.M.) in haber verdiğine göre, Hz. Adem Cennete girdiğinde Cenab-ı Hak O’na, Cennetteki bir kısım meleklerin yanına gitmesini, onlara selâm verip, verecekleri cevabı iyi dinlemesini, binaenaleyh bunun hem O’na hem de zûrriyetine selamlaşma numunesi olacağını bildirmişti.

Bunun üzerine Hz. Adem. bu emre uyarak o meleklere selâm verdi. Melekler de cevaben “Esselâmü aleyke ve rahmetullahi” diyerek karşılık verdiler. İşte müslümanların selamlaşmalarının büyük bir ehemmiyeti haiz olması ve islâmın şiarı haline gelmesi bu sırdandır. Bundan sonra Adem ile Havva Cennette mes’ud bir hayat yaşamaya başladılar.

Yasak Ağaç

Hz Adem’le Hz. Havva’ya Cennette Cenab-ı Hak tarafından geniş bir hürriyet verilmiş ve her türlü Cennet nimetlerinden istifade etmelerine müsaade edilmişti. Bu geniş hürriyetin sadece bir istisnası vardı: Adem’le Havva Cennette bulunan bir ağaca asla yaklaşmayacaklar ve onun meyvesinden de yemeyeceklerdi. Bu yasağı Cenab-ı Hakkın onlara yüklediği ilk mükellefiyetti. Bunun dışında her türlü hareketlerini serbest bırakmıştı. Şayet Adem’le Havva Cenab-ı Hakkın bu yasağına riayet etmezlerse, zalimlerden olacak ve Cennet’ten mahrum kalacaklardı.

İşte bu teklif, insan için imtihan ve tecrübenin ilki idi. Zira Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem’le Havva’yı daha Cennete ilk olarak yerleştirirken, en büyük düşmanlarının şeytan olduğunu, şeytanın onları aldatıp kendisine isyan ettirmeye ve dolayısıyle Cennetten çıkarmaya çalışacağını. Cennetten mahrum kalıp büyük zahmetlere maruz kalmamak için ona aldanmamaları gerektiğini de ihtar etmişti.
İşte Hazret-i Adem’le Havva validemiz, Cenab-ı Hakkın bildirdiği bir ağaca yaklaşmamakla mükellef bulunuyorlardı. Şeytan ise elbette bütün gayretini sarfedip onları yasak ağaca yaklaştırmakla, Allah’a isyan ettirmeye çalışacaktı.

İblis’in Plânı

Esasen Cenab-ı Hak, Hz. Adem’le eşini muvakkaten Cennete koymuştu. Hazret-i Adem’in Cennete yerleşmesi ebedi değildi. Cennete ilk girerken Cenab-ı Hakkın onlara yaptığı hitaptan, bu hususu anlamak mümkündü, Hz. Adem de bu durumun farkına varmıştı.

Allah’ın lanetine uğrayan İblis, Hz. Adem’in Cennet’e yerleştirildiği ilk günden beri, onu iğfal etmek için fırsat arıyor, hangi desise ile aldatabileceğini plânlıyordu. Hz. Adem’in Cennette ebedi kalmıyacağını o da anlamıştı. Hele Cennette bir ağacın Hz. Adem’le Havva’ya yasak edildiğini öğrenince, hemen menhus planını hazırlamaya koyuldu. Onlarda, evvela, Cennet gibi nimetler manzumesi olan bir yerde ebedi kalma iştiyakını uyandırmaya çalışacak ve bunun da ancak o yasak ağaçtan yemek suretiyle gerçekleşebileceği fikrini telkin edecekti.

İblis’in Aldatması

Hazret-i Adem’le Havva validemiz, Cennette gezip dolaşırken, bazan Cennet’in kapısına kadar yaklaşırlardı. Şeytan her ne kadar Cennetten çıkarılmışsa da tamamen yeryüzüne sürülmemiş olduğundan, onları. Cennetin dışından gözetliyor ve Cennetin etrafında dolaşıp duruyordu.
Yine bir seferinde Hazret-i Adem’le Hz. Havva kapının yakınından geçerlerken İblis dışardan onların dikkatini kendine çekti ve onlarla konuşmaya başladı. Onları yasak ağaçtan yedirmek için var gücüyle aldatmaya çalıştı.
Hatta Cennette ebedi kalmak ve hiç ölmemek gibi cazip bir fikri vesvesesine basamak yaparak şöyle dedi:

-“Ey Adem! Kendisinden yediğiniz takdirde devamlı surette Cennet’te kalacağınız ebedilik ağacını ve ebedi bir mülk ve nimeti nasıl kazanabileceğinizi size göstereyim mi? Rabbiniz bu ağacı niçin yasak etti biliyormusunuz? Kendisinden yediğiniz takdirde melek olacağınız veya Cennette devamlı kalacağınız için… Bundan yeyin ve böylece de Cennette ebedi kalın”.

Hazret-i Adem’le Havva, şeytanın bu sözlerine önce hiç iltifat etmediler. Zira Cenab-ı Hak kendilerine O’nu apaçık bir düşman olarak tanıtmıştı. Hem bu ağaçtan yedikleri takdirde, Cennetten mahrum kalacaklarını da haber vermişti. Fakat İblis onları kandırmak için elinden geleni yapıyor, bu uğurda bütün gücünü sarfediyordu. Hatta kendisinin Adem’le Havva için hayırdan başka bir şey murat etmediğine dair ısrarla yeminler bile ediyordu.
İblis’in bu husustaki söz ve ısrarları onlar üzerinde birden tesirini göstermediyse de, pek hilekârca olduğundan, kalplerinde az da olsa, bir meyil uyandırmıştı. Zira insanın fıtratında, iyiye ve güzele kavuşma meyli ve ebedi yaşama arzusu vardır. Ruhun derinliklerinde ebedi yaşamak iştiyakı yatmakta, vicdan ise “ebed, ebed” diye seslenmektedir.

İşte bu meyi, Adem’le Havva’yı gaflete düşürdü. Git gide Cenab-ı Hakkın ikaz ve ihtarlarını, İblis’in kendilerinin ezeli ve ebedi düşmanı olup asla onların hayrını istemiyeceğini hatırlamaz oldular. Ve nihayet yasak ağaçtan yediler, iblis de böylece maksadında muvaffak oldu.

Hazret-i Adem ile Havva, yasak ağaçtan yedikleri an, edep yerleri açılıverdi, O zaman suç işlediklerini anladılar ve hemen Cennet yapraklan ile örtünmeye çalıştılar. Fakat artık iş işten geçmiş, ikisi de şeytana aldanmış ve Allahın yasak ettiği bir işi yapmış oluyorlardı, Cenab-ı Hak onlara hitaben:

-“Ben ikinize de bu ağacı yasaklamamış mıydım? Şeytan size apaçık bir düşmandır dememiş miydim?” diye nida etti. Bunun üzerine Hz. Adem’le Havva suçlarını kabul ve itiraf ederek yaptıkları işten pişman olduklarını Cenab-ı Hakka bildirdiler. “Ey Rabbimiz, Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen hüsrana uğrarız” dediler. Onların bu tevbeleri, daha sonra yeryüzüne indikleri zaman kabul edilmiştir.
İblis’in Hz. Adem ile Havva’ya bu ağaçtan yedirmekten maksadı, onları Cennetten tamamen mahrum edecek bir itaatsizliğe sürüklemekti. Böylece onların da kendi gibi rahmetten kovulacağını, ebedi bir hüsrana uğrayacağını zannediyordu.

Fakat Hz. Adem ile Havva’nın işledikleri hatadan tevbe ile kurtulacaklarını hiç ummamıştı. Zaten mel’ûnun her Mü’mini itaatsizliğe teşvik etmekteki asıl maksadı, onları da kendisi gibi yapmak, itaatsizlikte devamlarını sağlamaktır. O kulların tevbe edeceği, onun hatırına hiç gelmez. Zaten tevbe edeceğini bilseydi, insanlarla hiç uğraşmazdı. Daha doğrusu onun ümidi, günahlara kapılarak mü’minin kalbindeki iman zevkinin yok olması, günahlarda israr ede ede tamamen imanını kaybetmesidir. Fakat tam halis bir tevbe ile günah imha edilince, Şeytan hırs ve mağlubiyetinden dolayı kahr olur. Nitekim bu hadisede de aynen böyle olmuş, iblis maksadının aksi ile karşılaşmıştır.

Hazret-i Havva İle Adem’in Cennetten Çıkarılması

Cenab-ı Hak daha önce şeytana aldandıkları takdirde Cennetten çıkarılacaklarını, Hz. Adem ile Havva’ya bildirmişti. Onun için işledikleri bu günah üzerine, onları Cennetten çıkarıp yer yüzüne indirdi. Artık onlar için yepyeni bir hayat başlıyordu. Kıyamete kadar gelecek olan Adem zürriyeti, yeryüzünde belli bir süre yaşayacak, o müddet zarfında kendilerine verilen nimetlerden istifade edecekler ve sonra da öleceklerdi. Fakat bu ölüm, ebedi yok olma değildi. Nihayet bir gün yine dirilecekler ve dünyada yaptıkları iyi amellerin mükafatını, kötü amellerin ise cezasını göreceklerdi. Cenab-ı Hakkın ezeli hikmeti bunu iktiza ediyordu.

Cenab-ı Hak Hz. Adem ile Havva’yı yeryüzüne indirmek üzere Cennetten çıkarırken Şeytan da dahil olmak üzere hepsine birden şöyle hitap etmişti: “Birbirinize düşman olarak yeryüzüne ininiz”. Demek ki Şeytan ile İnsan arasındaki mübareze, yeryüzünde de devam edecekti. Çünkü Şeytan kendi isyanına ve rahmetten mahrumiyetine insanın yaratılışının sebeb olduğunu biliyordu. Bunun için de bütün gücü ile ona düşman olmuştu. Elbette onu aldatmaya, kendisine esir edip Allah’a karşı isyan ettirmeye çalışacaktı.

İnsan ise yaratılıştan zayıf iradeli olup Şeytanın desise ve vesveseleri karşısında aldanmaya müsait bir fıtratta idi. Ayrıca imtihanın iktizası olarak, insanda, unutkanlık, sabırsızlık, hislere kolay kapılma gibi bazı zaaf cihetleri de vardı. Kendini muhafazası, ancak devamlı irşat ve ikaz ile olabilirdi. Bu fıtratta olan insanı, elbette rahmet-i ilahiye başı-boş, kendi haline terk etmezdi. Onu Şeytan gibi bir dessasın aldatmaları karşısında takviyesiz bırakmazdı. Nitekim bırakmadı da. Cenab-ı Hak onları Cennetten yeryüzüne indirirken şu sözleriyle bu meseleyi bildiriyordu:
“Dünyada insanlara bir hidayet göndereceğim ki bu hidayet de hak diriler ve peygamberlerdir böyle bir hidayete kim uyarsa, onu dalalete ve küfre düşürmem. Onlar için korku ve mahzuniyet de yoktur. Neticede ebedi Cennete nail olacaklardır. Kim de bu hidayetimden yüz çevirir, Şeytana tabi olursa, o da hem dünyada hem de ahtrette hüsrana uğrayacaktır. Ve onları ebediyyen Cehennemde bırakacağım.”

Yasak Ağaçtan Yeme Günahı:

Hıristiyanlar, Hazret-i Adem’in yasak ağaçtan yemesi meselesini son derece büyütmüşler ve bu hadisenin insan oğlunun lanetlenerek Cennetten indirilmesine sebeb olan affedilmez bir günah ve silinmez bir leke oldığunu zannetmişlerdir. Bu inanış, hıristiyanlık aleminde asırlarca devam etmiştir. Halbuki zahiren çirkin görünen bu hadisenin altında, çok hayırlı netice ve hikmetler vardır.
Hz. Adem’in yasak ağaçtan yemesi sebebiyle yeryüzüne indirilişi, hiç de onların zannı gibi insan nevi lanetlendiği için değil, bilâkis insanın kuvve halindeki kıymetinin tezahürü içindir. Nitekim bu sayede Cenab-ı Allah’ın hikmetinin iktizası ile imtihan yeri haline gelen dünyada, nice peygamberler, veliler ve cenneti kazanan salih kullar yetişmiştir. Hem bu hadise insanlığın aleyhine bir tecelli de olmamıştır.

Bilâkis insanlık için bir nimet olmuş, yeryüzü bu sayede imar edilmiş ve pek çok medeniyetlere sahne olmuştur. Resul-i Ekrem (A.S.M.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

-“Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma, günüdür. Zira Adem o gün yaratılmış, o gün Cennete konmuş ve o gün oradan çıkarılmıştır. Kıyamet te Cuma günü kopacaktır.”

Görüldüğü gibi hadis-i şerifde, Hz. Adem Peygamber’in (A.S.) Cennetten çıkarılması, Cuma gününe hayırlılık kazandıran sebebler arasında zikr edilmiştir. Esasen, yasak ağaçtan yeme hâdisesi, tesadüfi, manasız bir hâdise de değildir. Aslında hikmet dairesinde Allah’ın meşiet ve takdiri altında, sırf kaderin hükmü ile cereyan etmiştir. Gerek ayetlerin ve gerekse bazı rivayetlerin beyanından bu hususu anlamak mümkündür. Nitekim şöyle bir hadis-i şerif rivayet edilir:

Hz. Adem ile Hz. Musa (A.S.) ruhlar aleminde karşılıklı söyleştiler. Musa (A.S.) dedi ki:

-“Ey Adem, sen babamızsın! Bizi Cennetten çıkarıp mahrum ve perişan ettin.” Adem (A.S.) da ona,

-“Sen de Musa’nın, Allah seni kelâmına muhatap etmekle üstün kıldı. Kendi eli ile sana kitap yazdı. Allah beni yaratmadan kırk yıl önce üzerime takdir ettiği bu hususta beni nasıl kınarsın?” deyip Musa (A.S.) ı ikna edip susturdu (78).

Bu hadîsten anlaşılan şudur ki, hâdise tamamen kaderin hükmü, hikmet-i ilâhiyenin izin ve meşîetiyle olmuştur Cenab-ı Hakkın insanlardan murad ettiği maksadın tahakkuku, ancak Hz. Adem’in Cennetten yeryüzüne inmesiyle mümkün olabilirdi. Hiç bir sebeb yokken Cenab-ı Hak elbette Cennetine yerleştirdiği Hz. Adem ile Havvayı, oradan çıkarmazdı. İşte bu hâdise, zahirî bir sebebdir ki, bu ilâhi takdirin gerçekleşmesini netice vermiştir.
Zaten Cenab-ı Hak Hz. Adem’in Cennetten çıkmasını irade etmeseydi, en başta İblis’e insanları iğfal etme iktidarı vermezdi. Hem Cennetteki bütün ağaçlan serbest bırakıp ta, sadece bir ağacı yasaklamaz; İblis’in bu noktadan onları aldata-bîlmesine imkân bırakmazdı. Şu halde Hz. Adem’in Cennetten çıkarılıp yeryüzüne yerleştirilişi, ilahî hikmet ve takdirin iktizası idi. Yasak ağaçtan yeme de. bu hikmet ve takdirin tahakkukuna zahîrî bir sebeb oldu.

Bu hâdisede Hz. Adem ve Havva’nın şahsında, bütün insanlığa ders ve ibretler vardır. Çünkü, Hz. Adem ile Havva başlarına gelen bu hâdise ile insanın çeşitli cihetlerden za’fı bulunduğunu, Şeytanın iğfaline aldanabilecek bir durumda olduğunu, bunun için her zaman Allah’a iltica etmeleri lâzım geldiğini anladılar. İblis’e uymanın da insanı büyük tehlikelere yuvarlayacağını tam manası ile idrak ettiler. Aldanışlarının onlara neye mal olduğunu, binaenaleyh bir daha aldanmamağa ne derece çalışmaları lâzım geldiğini öğrendiler. Eğer Hz. Adem ile Havva, Cennette hiç kalmadan doğrudan doğruya yer yüzüne indirilerek Şeytanın bu ilk aldatmasına maruz bırakılmasaydılar, bütün bu meseleleri hakkıyla öğrenemezlerdi. Her ne kadar ilahi ikaz ve nasihatlere mazhar olsalar da, Şeytana aldanmanın ne derece manevî sukuta sebeb olacağını, ne derece Allah’ın gazabını celb edeceğini hakkıyla bilemezlerdi. Halbuki, başlarına gelen bu hadise, onlara iyi bir ders olup çok şey öğretti. Şeytanın mahiyet ve zararını onlara açıkça gösterdi. Zaten meşhur sözdür,

“Bir musibet bin nasihatten daha tesirlidir.”

Kur’an-ı Kerim’de bir ayet-i kerimede Hazret-i Ademle İblis arasında cereyan eden bu hâdise anlatıldıktan sonra, meâlen şöyle buyrulmaktadır:

“Ey Adem oğullan, Şeytan, ebeveyniniz Adem ile Havva’yı aldatarak Cennetten çıkardığı gibi, sakın sîzi de fitneye düşürüp aldatmasın.”

Cenab-ı Hak bu âyetle bütün insanları malûm hadiseden ders ve ibret almaya davet etmektedir. Ta ki Iblis’in desiselerine karşı uyanık bulunsunlar. Ebu’l-Hasen-i Şâzelî bu hususta şöyle demiştir:

“Ne şerefli bir günah ki, sahibini halifelik makamına eriştirmiş ve kıyamete kadar gelecek insanlara tevbenin meşru kılınmasına sebeb olmuştur.” Bu sözden maksat, günahın kendisini medh etmek değildir. Bilâkis, o günah neticesinde Hz. Adem’in yer yüzüne indirilerek daha yaratılmadan evvel kendisine lutf edilen halifelik vazifesini gerçekleştirmesini tebriktir. Gerçekten de Hz. Adem’in malûm günahla yere indirilmesi, şanının eksilip düşmesine değil, bilâkis lâyık olduğu ulvi makama ulaşmasına ve kemâle ermesine sebeb olmuştur. Ayrıca Şazeli, bu sözleri ile, malûm günahın, insan oğlunu tevbe gibi bir nimete mazhar etmesini de istihsan etmektedir. Hakikaten tevbe ve istiğfar yolu, hata ve kusurlarla alûde olan insana, Allah’a hakkıyla ibadet ve taatta devamı için büyük bir nimet ve kurtuluş vesilesi olmuştur.

Resûl-i Ekrem (A.S.M.) bir gün, “Mü’mînlerden günahı sebebiyle Cennete girenler olacaktır.” buyurmuştu. Bunun üzerine ashab: “Nasıl olur Ya Rasûlallah?” Diyerek bu hakikati açıklamasını istediler. Resûl-i Ekrem (A.S.M.) buyurdu ki: “Mü’min kendi işlediği günahı unutmayarak kalbinde Allah korkusu meydana gelir ve Rabbine samimiyetle iltica eder. Bu sayede de Allah yanında makbul bir kul olur.”

Hz. Adem İle Havva Yer Yüzünde

Hz. Adem babamız ile Havva validemiz yer yüzünün iki ayrı yerine indirildiler. Adem (A.S.) Hindistanın güneyinde bir ada olan Seylan adasına, Havva validemiz de Cidde’ye indirildi. Uzun zaman birbirlerinden ayrı yaşadılar. Cennetten inerken Hz. Adem’e günahlarını tamamen affettirme yolu gösterilmiş ve yer yüzünde ne şekilde tevbe edecekleri bildirilmişti. Onlar da yeryüzünde bu şekilde günahlarından tevbe ettiler. Nihayet Cenab-ı Hak bu samimi ve halis tevbelerini kabul ederek onları Mekke civarında Arafat mevkiinde buluşturdu. Beraberce bu mevkide yaşamaya başladılar.

Cenab-ı Hak Hz. Adem Peygamber’e maişetlerini tedarik edebilmeleri için çiftçilik gibi geçim yollarını öğretti. Böylece Cenab-ı Hakkın Cennette iken onlara bildirdiği, “İblis sakın ikinizi, aldatıp Cennetten çıkartmasın. Ey Adem sonra zahmet çekersiniz.” mealindeki ikazı gerçekleşmiş oluyordu. Bu âyette Cennetten çıkarılma hâdisesi Hz. Adem ile Havva’nın ikisine birden şamil kılındığı halde, yeryüzünde meydana gelecek zahmet ve külfet, yalnız Hz. Adem’e yüklenmektedir. Bundan, kadınların nafakası ve maişeti erkeklerin üzerinde olduğu, dolayısıyle zahmet ve meşakkatler de erkeklere ait olacağı anlaşılmaktadır. Zaten zor işlerde çalışmağa ve ağır yüklerin altına girmeye kadınların ince ve nazik yaratılışları, pek müsait değildir.

İnsan Neslinin Çoğalması

Hz. Adem’le Havva validemizin yeryüzünde buluşmalarından sonra insan nesli süratle çoğalmaya başladı. Taberî tarihinde bildirildiğine göre, Havva validemiz her doğum yaptığında, biri erkek biri de kız olmak üzere ikiz doğuruyordu. İnsan neslinin çoğalma zaruretinden dolayı, ilk zamanlarda kardeşler arasında evlenme yasak edilmemişti. Bununla beraber aynı anda doğan kız ve erkek, birbirleriyle evlenemezler; bir önce veya sonra doğanlarla evlenebilirlerdi. Zamanla çoğalma muayyen bir seviyeye gelince bu zaruret ortadan kalktı. Ve ilk olarak Hz. Nuh’un şeriatiyle kardeşler arası evlenmek yasaklandı. Hz. Nuh’dan sonra bütün dinlerde bu yasak kesin olarak devam etmiştir. Hz. Adem’in vefatı esnasında insanların sayısının kırkbine yükseldiği rivayet edilir.

İlk İnsan ve İlk Peygamber

Cenab-ı Hak. Hz. Adem’i kendisinden çoğalacak insanlara, hem baba hem de Peygamber yapmıştı. Böylece o, hem ilk insan ve hem de ilk peygamber olma şerefine mazhar olmuştu.
Hazrei-i Adem, vefatına kadar nübüvvet vazifesini ifa etti. Cenab-ı Hak ayrıca kendisine, emir ve yasaklarını gösteren on sahifelik bir de talimat (Suhuf) indirmişti. Hz. Adem bu talimatı vazifesinin en büyüğü kabul edip oğullarına harfiyyen öğretiyordu. İblis’in insanlara olan düşmanlığını ve ondan sakınma yollarını, kendisinin ona bir kere aldandığını ve bu aldanma yüzünden de Cennetten geçici olarak mahrum kaldığını anlatıyordu. Ayrıca bu dünyanın muvakkat bir kazanç yeri olup asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu söylüyor, insanların burada işlediklerinin karşılığını orada muhakkak göreceklerini, onun için Şeytana aldanmamalarını devamlı telkin ediyordu. Bu mealde çok hakikatleri bıkmadan usanmadan izah ediyor, tekrar tekrar anlatıyordu. Nihayet Hz. Adem bin sene kadar bir ömür sürdükten sonra vazifesini hakkıyle yerine getirmiş olarak bu fani hayata veda etti.

HABİL VE KABİL

Havva validemiz her seferinde, biri kız diğeri erkek olmak üzere ikiz doğum yaptığına yukarıda işaret etmiştik. İşte Hazreti Adem’in iki oğlu Habil ve Kabil de, peşpeşe olarak birer kiz kardeşle birlikte doğmuşlardı.

Cenab-ı Hak, Hz. Adem’e, ikiz olarak beraber doğan kızla erkeğin evlenmesini yasaklamış, ancak ayrı doğumlarda doğan kızlarla erkeklerin birbirleriyle evlenmelerini emretmişti. Bu hale göre Habil ile Kabil, biri, diğerinin ikizi ile evlenebilecekti. Yani Habil Kabil ile, Kabil de Habil ile dünyaya gelen kızı alacaktı. Fakat Kabil’in çifti oları Aklima ismindeki kız, Habilinkinden daha güzeldi. Bunun için Kabil, bu evlenmeye razı olmayıp, Habil’in alacağı kızı almak istedi. Adem (A.S.) bunun meşru ve helâl olmayacağını ne kadar izah etti ise de Kabil’e dinlettiremedi.

Bunun üzerine Hz. Adem, ikisinin de birer kurban kesmelerini, Allah Tealâ kimin kurbanını kabul ederse onun Aklima’yı alacağını söyledi. Habil çoban olduğundan, koyunlarından birini Cenab-ı Hakka kurban etti. Kabil de rençber olduğu için, o da en iyisinden bir deste buğday getirdi. İkisi de kurbanlarını Cenab-ı Hakk’a takdim ettiler.

O zamanlar, ilâhi adet üzere, Cenab-ı Hak kabul ettiği kurbana bir ateş gönderir ve onu yaktırırdı. Kabul olunmayan kurban ise, olduğu gibi kalır, halk içinde o kurban sahibinin yüzü kara olurdu. Bu âdet i ilâhî Beni İsrail zamanına kadar devam etmiştir. Sonra Cenab-ı Hak bu âdeti kaldırarak kıyamete kadar kimin kurbanının makbul olup, kimin olmadığını kimsenin bilmemesini murat etmiştir.

Neticede Habii’in kurbanı kabul edildi. Bunun üzerine Kabil’in hased duyguları daha da kabardı. O kadar ki Habil’i öldürmeye karar verdi. Habil, Kabil’in bu meşum niyetini anlayınca, ona;

-“Cenab-ı Hakkın hükmüne boyun eğmesini, Allah’tan korkmasını, eğer kendini öldürmeye teşebbüs ederse ona mukabelede bulunmayacağını, fakat böyle bir fiilin cezasının ancak Cehennem olacağını” söyledi. Ne var ki Kabil’in bu söz ve nasihatları dinleyecek hali yoktu. Gözlerini kin ve hased bürümüştü. Nihayet masum kardeşini, hiç çekinmeden, suçsuz yere öldürdü. Böylece Kabil, yeryüzünün ilk zalim ve katili, Habil de ilk mazlum ve şehidi oldu. Yeryüzünde ilk fitne de böylece kadın yüzünden patlak vermiş oluyordu.

Peygamber efendimiz (A.S.M.) bir hadis-i şeriflerinde;

“Hiç bir Adem oğlu, zulüm ile öldürülmez ki onun kanı (nın günahımdan Adem atanın birinci oğlu (Kabil hesabına) bir paye ayrılmasın. Çünkü bu cinayeti adet edenlerin önderi odur” buyurarak, Kabil’in yaptığı bu zulmün büyüklüğünü ifade etmişlerdir.

Bundan sonra Kabil, kardeşinin cesedi başında telâş ve şaşkınlığa kapıldı. Bu sırada iki karga gelip onun gözü önünde, biri diğerini öldürdü ve gagası ile kazdığı çukura gömdü. Kabil bunun üzerine çok hayıflandı ve “Karga kadar da mı olamadım?” deyip hemen bir çukur kazarak kardeşini oraya gömdü.

Bu feci hadise cereyan ettiği sırada, Hz. Adem, bütün oğullarını Kabil’e emanet etmiş ve başka bir yere gitmişti. Dönüşünde hadiseyi duyunca çok üzüldü ve Kabil’e lanetle beddua etti. Bunun üzerine Kabil de kızkardeşini alarak babasının yanından uzaklaştı. Yemen taraflarına giderek ölünceye kadar oralarda kaldı. Daha önce “Yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek olanları mı yaratacaksın” diye hayretle sual soran meleklerin bu sözlerinin ilk tahakkuku, bu şekilde gerçekleşiyordu. Diğer taraftan insanları devamlı iğfal edeceğini söyleyen şeytanın yeryüzünde ilk muvaffakiyeti de, bu cinayet hâdisesi olmuş oluyordu. Cennet ve Cehennem lüzumsuz yaratılmamıştı. İnsanların bir kısmının amelleri Cehennemi, diğer bir kısmmınki de Cenneti netice verecekti. Evet bu, insanlar için imtihan yeri olarak yaratılan dünya hayatının tabii bir gerçeği idi.

Hazret-i Adem’in vefatı

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem, bin yıl gibi uzun bir ömürden sonra, bu fani dünyayı terk eden ilk peygamber oldu. Ölüm insanlık için büyük manalar taşıyordu. Bu âlemin fâni oluşu, öyle bir gerçekti ki ondan hiç bir insan kurtulamayacaktı. Ve bu kanun-u ilâhi, kıyamete kadar devam edecekti. Oğulları Hz. Adem’i Ebû Kubeys dağına defn ettiler. İki sene sonra da Havva validemiz vefat etti. Onu da onun yanına gömdüler.
Rivayete göre vefat emri geldiği zaman Hz. Adem, Cenab-ı Hakka: “Ya Rab! düşmanım İblis kıyamete kadar hayatta kalacağı için beni bu halde görürse sevinecek ve benimle alay edecek” demesi üzerine Cenab-ı Hak da, lisan-ı hikmetle O’na “Ey Adem! Sen tekrar Cennete gireceksin. O ise bu dünyada kalıp neticede kıyamete kadar gelip geçen insanlar adedince ölüm acısını tadarak zillet içinde ölecektir. Onun ecelinin tehir edilmesi bunun içindir.” buyurur.

Bunun üzerine Hz. Adem Rabbinden İblis’e ölümün nasıl tattırılacağım öğrenmek ister. Cenab-ı Hak da ona bildirmeye başlar. Fakat Hz. Adem fazla dayanamayarak: «Ya Rab! Kâfi» diyerek huzur içinde vefat eder.

Arama Sonuçları:

Send this to a friend