Sahte Korkular dan Arınmak

Sahte Korkular

Sahte Korkular dan Arınmak

Bir çeşit korku vardır ki bütün korkuları dindirir.

Bir çeşit korku vardır ki peşinden korku üretir.

Korku vardır, sonu sevince çıkar.

Korku vardır, içine düşeni dert ateşiyle yakar.

Korku vardır, ibadettir.

Korku vardır, zillettir.

Korku vardır, baştan sona fazilettir.

Korku vardır, her şeyi ile rezalettir.

Korku vardır, sahibini Allah’a (C.C) yaklaştırır.

Korku vardır, Allah’tan (C.C) uzaklaştırır.

Korku vardır, insanı hür eder.

Korku vardır, insanı herkese köle eder.

Sahte Korkular; Acaba biz, bu korkulardan hangisini yaşıyoruz?
İçimizde taşıdığımız korkuyla nereye varacağız, ne kazanacağız, ne kaybedeceğiz?
Ancak Allah korkusu, insandaki bütün korkuları dindirir. Bu korkunun içinde sevgiyle ümit vardır.

Allah Teâlâ’ya kulluk üç boyutta olur: Korku, ümit ve sevgi.

Evet, bunlar bir araya gelince, kalpte yüce Allah’a karşı tazim, hürmet, haya ve edep oluşur. Buna Kur’an’da “haşyet” denir.
Haşyet, “sevgiliyi üzerim” diye titremektir.
Haşyet, dosttan ayrı kalma endişesiyle ürpermek ve inlemektir.
Haşyet, her haliyle hayâlı ve vefalı olmaktır. Arifler bu hale, kendini unutup sevdiğinde fâni olmak, canı canana kurban etmek derler.
Bu anlattığımız korkunun ve haşyetin zirvesinde Allah’ın habibi Peygamber Efendimiz (SAV) bulunmaktadır.

Allah Korkusu İbadettir

Allah korkusu her şeyi ile ibadettir, fazilettir. Bu korkunun sonu, bütün korkulardan emin olmak ve ebediyen emniyette olmaktır.
Yüce Rabbimiz, kendisinden korkan dostlarının bütün korkulardan emin olacaklarını, hiçbir endişe ve hüzün çekmeyeceklerini bildiriyor (Yunus 10/62-64).
Resûlullah Efendimiz de (SAV), dünyada Allah aşkıyla ağlayan gözlerin ahirette ağlamayacağını ve onlara ateş dokunmayacağını müjdeliyor.69 Tirmizî, Cihâd, 12; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/505.
Allah korkusu insanın kalbini kuvvetlendirir, aklını nurlandırır, kabiliyetlerini geliştirir, görüşünü keskinleştirir. Bu nur ile insan iyiliği ve kötülüğü, güzeli ve çirkini tanır. Nur İçinde yaşar, nur ile bakar, nur ile konuşur.
Yüce Rabbimiz, bu korkunun kerametini şöyle haber veriyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ki, O size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lıitietsin. Bir de sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (Hadîd 57/28).
Resûlullah Efendimiz (SAV), “Hikmet ve hayrın başı Allah korkusudur” buyurarak, fazilet ve edebin kaynağını göstermiştir.

Dert İçinde Dert

Dünyada tek endişesi midesi ve menfaati olanlar, korku içinde korku yaşarlar, dert içinde dert çekerler.
“Bugün ne yiyeceğim, yarın ne kazanacağım, öbür gün nasıl eğleneceğim?” derdiyle yatıp kalkanlar, hiçbir zaman korku, elem, stres ve üzüntüden uzak kalamazlar.
Bu kimseler, istediklerine ulaşsalar da ulaşamasalar da korkudan ve sıkıntıdan kurtulamazlar. İstediklerine ulaşsalar, onu nasıl koruyacağız derdiyle yanarlar. Ulaşamasalar, elde etme hasretiyle kavrulurlar. Çünkü aradıkları ve bulunca razı oldukları her şey, aslında fânidir, geçicidir, ölümlüdür. Halbuki insanın kalbi kâinattan geniştir; azıcık dünya ile dolmaz, gelip geçici olanla huzur bulmaz.
Nefis ise dünyayı verseler kanaat etmez. Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyurur, bu da onun dünyadan son nasibi olur.

Korkuda ve Sevgide Denge

Aslında korku da sevgi gibi hayatın düzeni için şarttır. İnsanın terbiyesi ve dengesi bunlarla sağlanır. Ancak bunların da dengede tutulması gerekir. Hiç korkulmayacak bir zamanda korkmak, zayıflık ve zillettir. Korkulması ve çekinilmesi gereken yerde hiç aldırış etmemek ise cahillik ve ahmaklıktır.
Bir çocuğun yanan ateşle oynamaya kalkması, sonucu bilmemesindendir. Büyük bir adamın tavuk veya kediden korkup yolunu değiştirmesi ise hastalık derecesinde korkaklıktır.
Bir insanın, “Âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın (C.C) azap ve hesabından korkmuyorum” demesi veya ilâhî uyarılara hiç aldırış etmemesi, tam bir cehalet ve gaflet örneğidir.
Bir kimsenin, menfaatim elden gidecek, işimden olacağım, aç kalacağım korkusuyla, haram helâl düşünmeden her ne denirse yapması ve böylece insanlığını ayaklar altına alması; yüce yaratıcıya secde etmeye yanaşmazken, bir lokma ekmek için basit bir kulun karşısında iki büklüm olması, dünyada yaşanacak en kötü zillettir. Bu kimse tövbe edip halini düzeltmezse ebedî ahireti de zillet içinde geçecektir.

Gönlümüz Aynamızdır

İçimizde korku ve sevgiler değerimizi gösterir. Kimden, neden korktuğumuza ve kimi niçin sevdiğimize bakmalıyız. Yersiz ve gereksiz korkular, iman zayıflığından ve feraset noksanlığından kaynaklanır.
İman, bütün âlemlerin sahibi yüce Allah’a inanmak, güvenmek ve teslim olmaktır. Feraset, dünyayı, olayları ve insanları gerçek haliyle tanımaktır.
Yüce Allah’ı tanıyan kimse, O’ndan başkasından korkmaz.
Dünyayı gerçek haliyle gören kimse, kalbini ona bağlamaz. İnsanın aslını bilen kimse, ona kurtarıcı gözüyle bakmaz, onun yanında şeref aramaz.
Allah Teâlâ, bize korkma ve sevme duygusunu vermiştir. İkisi de terbiye ve manevi yükseliş için gereklidir.
Yüce yaratıcımıza kulluk sevgiyle yapılmalıdır. Ancak, bazan haddini aşan nefsi korku yoluyla hizaya getirmek gerekir. Allah (C.C) çok merhamet ve rahmet sahibidir; fakat O’nun azabı da çok şiddetlidir.
Allah Teâlâ bizlere: “Eğer gerçekten inanmışsanız sadece benden korkun, sakın insanlardan korkmayın” emrini veriyor (Âl-i İmrân 3/175; Mâide 5/44).
Allah’a (C.C) güzel kulluk yapmak ve dinimizi yaşamak yolunda bizi korkutan nedir?
Niçin farzları terkediyor, haramlara dalıyoruz? Doğum ve ölüm bize bir şey ifade etmiyor mu?
Bize ulaşması kesin hükme bağlanmış rızkımız için neden haddinden fazla endişe çekiyor, basit menfaatlere ulaşmak için yüksek değerlerimizi zayi ediyoruz?

O Bize Dost Olduktan Sonra

Dünya için çekilen bütün korkular, şeytanın vesvesesinden kaynaklanır.
Şeytan ancak kendisini dost edenleri korkutabilir. “Fakir düşerim, açlık çekerim, yalnız kalırım, ileride kime sığınırım, ben tek başıma ne yaparım, çoluk çocuğum ne olur?” gibi korku ve endişeler şeytan ve nefistendir.

İyi düşünülmelidir ki hayat insanın elinde değil, yüce Allah’ın sevk ve idaresindedir.
Bizler rızık yaratmakla değil, bize doğru gelmekte olan rızkı aramakla görevliyiz. Eğer Allah (C.C) için ibadet, taat ve insanlara hizmetle çok meşgulsek, rızık telaşına da gerek yoktur. Korkmaz ve biraz sabırlı olursak, büyük ihtimalle rızkımız ayağımıza gelecektir.
Bizler, yalnız kalma korkusundan da ancak yüce yaratıcımızı tanıyarak ve severek kurtulabiliriz. Bir Hak dostunun dediği gibi: “Âlemlerin Rabb’i bize dost olduktan sonra, bütün dünya düşman olsa ne çıkar? O sevmedikten sonra bütün insanlar dostumuz olsa ne fayda!”

Zayıf kalbimizi Allah’ı (C.C) zikirle kuvvetlendirmeliyiz.

İlâhî aşkla dirilip canını ortaya koyan, Allah’tan (C.C) başka kimseden korkmayan ve bir şey ummayan cömert ve mert insanların hayatını okumalı, halini düşünmeli, ibret almalı, korkuyu üzerimizden atmalıyız.
Gerekli olanı yaptıktan sonra, başa gelen sıkıntıları iman, sabır ve tevekkülle karşılamalıyız.
Karşımızdaki düşmanın çokluğundan değil, kalbimizdeki iman ve itimadın azlığından korkmalıyız.
Eğer yüce Allah biricik sevgilimiz ve O’na kavuşmak tek hedefimiz ise ölümden başka daha ne istiyoruz ve ölmekten niçin korkuyoruz?
Şayet tek hedef yiyip içerek dünya nimetlerini çöpe çevirmekse böyle bir hayatı korku veya emniyet içinde geçirmenin ne önemi olabilir?
Şimdi Allah (C.C) aşkıyla dolmuş şu kalplerin cesaretine bakalım. Yüce Rabbimiz, Resûlullah’ın (SAV) ashabını şöyle methediyor:
“Onlar öyle kimselerdir ki bir kısım insanlar kendilerine, ‘Düşmanlarınız toplandı üzerinize geliyor, onlardan korkun!’ dediklerinde, bu onların imanını artırdı ve şu karşılığı verdiler: Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” (Âi-iImrân 3/172).

Allah dostlarından Bayezid-i Bistami‘ye (KS), “Seni çok rahat görüyoruz, rızkını nereden nasıl temin ediyorsun?” diye sorduklarında, hazret şu cevabı verir:
“Benim Rabbim, köpekleri ve domuzları rızıklandırıp aç bırakmazken, beni mi aç bırakır?”
Son olarak, gerçekten seven gönülleri dünyada hiçbir olayın sarsamayacağını şu hadise ne güzel anlatır:
Uhud Harbi bitmiş, müslümanlar yetmiş şehid vermişti. Dînâroğullan’ndan bir kadın savaş alanına koşmuş, sonucun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Savaşta babası, kocası ve kardeşi şehid düşmüştü. Yolda karşılaştığı insanlar acı durumu kendisine haber verdiler. Kadın,
“Allah Resulü ne yapıyor, o nasıldır, ne haldedir?” diye Peygamber Efendimiz’i (SAV) soruyordu. Ashap,
“Hamdolsun Allah’a (C.C), Resulullah (SAV) iyidir!” dediler. Kadın,
“Onu bana gösterin!” dedi, gösterdiler. Kadın o tarafa doğru koştu, Allah Resûlü’nü görünce sevindi, üç şehidin acısını içine attı,
“Sen hayatta ve aramızda olduktan sonra, bütün musibetler bana hafif gelir yâ Resûlallah!” diyerek yoluna devam etti.

Kalbimizde korku ve endişeler hâlâ yer bulabiliyorsa, olan bitenler hayatımızı zehir ediyorsa, sevgilerimizi ve beklentilerimizi bir daha kontrol edelim. Şunu unutmayalım: Kalbimiz, ilâhî aşkla huzur bulmak için yaratılmıştır; onu mutlu edemeyiz ve korkularını dindiremeyiz.

Dr.Dilaver SELVİ

Not: Bu makale Dr.Dilaver Selvi’nin “Edep bir tac imiş” isimli eserinden alıntıdır. Kitabı online olarak semerkand pazarlama sitesinden satın alabilirsiniz.

Facebook sayfamız Twitter sayfamız

BENZER YAZILAR

Send this to a friend