Mürşid Ziyareti
Mürşidin huzuruna giren kimse, öncelikle içindeki benlik sesini susturmalıdır. Çünkü benliğin gürültüsü, feyzin sesini bastırır.

Mümin Ziyaretinin Fazileti ve Mürşid Ziyareti Edepleri
Allah rızası için bir mümini ziyaret etmek, kalpler arasında kurulan en güzel ve en kuvvetli bağdır , ilahi muhabbet ve cennet vesilesidir. Kalpleri birbirine yaklaştırır, gönülleri yumuşatır ve kardeşliği pekiştirir
Nitekim Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse din kardeşini Allah rızası için ziyaret ederse gökte bir münadi şöyle nida eder: Ne güzel yaptın! Bu davranışınla cennette kendine bir yer hazırladın.” (Tirmizî, Birr, 64)
Resulullah (s.a.v) başka bir hadiste de buna işaret ederek şu müjdeyi vermiştir: “Size cennet ehlini haber vereyim mi? Bir şehrin öbür ucunda bulunan din kardeşini Allah rızası için ziyaret eden kimse cennetliktir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 307) .
Ziyaretin fazileti, niyetin saflığında gizlidir. Eğer niyet, dünyalık bir maksat değil de Allah rızası ise bu ziyaret, meleklerin dahi şahitlik ettiği bir ibadete dönüşür. Nitekim başka bir hadiste şöyle buyrulur:
“Bir adam köydeki kardeşini ziyaret etmek üzere yola çıktı. Allah Teâlâ, onun için bir melek görevlendirdi. Melek:
Nereye gidiyorsun, diye sordu. Adam:
Şu köyde bir kardeşim var. Ona gidiyorum, cevabını verdi. Melek:
Ondan bir menfaatin var mı, diye sordu. Adam:
Hayır, yalnız Allah rızası için gidiyorum, dedi. Bunun üzerine melek: – Ben Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim. Sen o zatı nasıl seviyorsan, Allah Teâlâ da seni öylece seviyor, dedi.” (Müslim, Birr, 12) .
Yağmur damlaları ile yeryüzü canlanıp yeşerdiği gibi, alim ve veli zatları ziyaret etmek de ölü kalpleri diriltir. Katı gönüller onların vasıtası ile yumuşar. Zor işler onların bereketi ve duası ile kolaylaşır. Zira onlar, Allah Teâlâ’nın dinini ihlasla yaşayan, O’nun rızasını her şeyin önüne almış kimselerdir. Onlar, Allah Teâlâ’nın kullarına rahmetinin bir tezahürüdür. Onlara gelen geri çevrilmez. Onlarla beraber olan mahrum olmaz.
Mürşid Ziyaretinin Önemi
Mürşid ziyareti, kalbin dirilmesine vesile olan manevi bir yolculuktur. Bu ziyaret sadece bir insanı görmek değil, Hakk’a vasıl eden bir nazarı aramaktır. Çünkü nazar, kalpten kalbe akan bir sırdır.
Mürşid, Allah Teâlâ’nın nuruyla bakar ; onun nazarının değdiği bir gönül büyük hayırlara ulaşır. Tövbesine sadık kalır , ilim öğrenmeye, salih amel işlemeye, Müslümanlara hizmet etmeye başlar.
Elbette ki ziyaretin önemi, mürşidin şahsında ve suretinde değil, onunla kurulan manevi bağdadır. Mürşid, Hakk’a vasıl eden bir köprüdür ; bu köprüden geçmeyen, kendi nefsinin azgın sularında boğulur. Mürşid ziyareti, bir müminin kalbini gafletten uyandırması, imanını kuvvetlendirmesi için en güçlü vesiledir.
Tasavvuf büyükleri buyurmuşlardır ki: “Bir mürşidin nazarı, bin vaazdan etkilidir. Zira nazar, sözün ötesinde bir tecellidir.”
Mürşid ziyareti insanın kalbini inceltir, benliğini kırar, tevazuyu öğretir. Ziyaret eden de edilen de kazanır çünkü her ikisi de Allah Teâlâ için buluşmuş olur.
Allah Teâlâ, mealen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119). Bu ayet-i kerime, sadıklarla beraberliğin bir emir olduğunu beyan eder. Mürşid ziyareti, işte bu beraberliğin en berrak tezahürüdür. Bir mürşidi ziyaret etmek bir kâmil gönle girmeye vesiledir. Böyle bir gönül Hakk’ın nazargâhıdır; o nazargâha varan, Hak yolunda yol almış olur.
Mürşid Ziyaretinde Niyet
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhari, Bed’ü’l-vahy, 1) . Çünkü niyet, amelin ruhudur; niyetsiz ziyaret fayda vermez. Mürşid ziyareti, kalpten kalbe bir yolculuktur ve bu yolun istikameti niyetle tayin edilir.
Ziyarete çıkan bir mürid öncelikle kendine şunu sormalıdır: “Ben bu ziyarete niçin gidiyorum?” Eğer maksadı rıza-i ilahi, kalp tasfiyesi ve feyz-i rabbani ise o zaman her adımı ibadet olur, her bakışı ibret olur, her ameli salih olur.
Mürşid Ziyaretinde Edep
Mürşid ziyareti kalbin kalbe yönelişidir. Bu yönelişin kabulü ancak edeple mümkündür. O halde ziyaret yoluna edeple girilir, yol edeple yürünür, hedefe de edeple erilir. Zira edep, mürşid kapısının anahtarıdır. Edebine göre yapılmayan şeyler fayda sağlamaz, kârı zararını kapatmaz.
Mürşidin huzuruna giren kimse, öncelikle içindeki benlik sesini susturmalıdır. Çünkü benliğin gürültüsü, feyzin sesini bastırır.
Ziyaretin edeplerinden biri, temiz bir kalp ve sade bir hal ile gitmektir. Elbisede temizlik, kalpte tevazu, yüzde vakar bulunmalıdır. Mürşidin huzuruna çıkarken kalp, dünyevi düşüncelerden arındırılmalı ; zihin, “Nasıl görünürüm?” değil, “Nasıl istifade ederim?” düşüncesiyle dolmalıdır.
Mürşidin huzurunda sükût en güzel edeptir. Çünkü mürşid konuşmasa bile haliyle feyze vesiledir. Onun yanında fazla konuşmak feyzin önüne perde olur.
Mürşid ziyareti bir yolculuktur. Adımları beden atar ama yürüyen kalptir. Kapısı toprakta olsa da menzili semadadır. Edeple gelen lütufla döner ; edebe riayet etmeyen yolda kalır.
Aslında meşhur Cibril hadisinde, bizim için mürşid-i kâmili ziyaret edebi konusunda ibret almamız gereken dersler vardır.
Hz. Ömer (r.a.) hadiseyi şöyle anlatıyor:
“Bir defasında Hz. Resulullah (s.a.v) ile Mescid-i Nebevi’de bulunuyor ve Efendimiz’in saadetli huzurunda oturuyorduk. O esnada birisi çıkageldi. Elbisesi bembeyaz, saçları simsiyahtı. Kokusu çok güzeldi. Üzerinde toz toprak, ter ve yorgunluk gibi yolculuk izleri de yoktu. İçimizden kimse de onu tanımıyordu. Sakin bir şekilde Resulullah’ın önüne kadar yürüdü, diz üstü oturdu; ellerini dizleri üzerine koydu ve edepli bir şekilde soru sormaya başladı. ‘İman nedir?’ ‘İslam nedir?’ ‘İhsan nedir?’ ‘Kıyamet ne zaman kopacak?’ ‘Alametleri nedir?’ diye sorular sordu. Efendimiz (s.a.v) her bir soruyu cevapladıktan sonra gelen zat ayağa kalktı, sükûnet içinde ayrıldı. Biraz vakit geçince Hz. Peygamber (s.a.v), ‘Şu soru soranı bana geri çağırın!’ diye seslendi. Baktık fakat onu bulamadık. Efendimiz (s.a.v), ‘O Cibril’di; size dininizi öğretmeye geldi’ buyurdu.” (bkz. Buhari, İmân, 37).
Hz. Cebrail (a.s) kendisi bir şey öğrenmeye değil, insanlara bir şeyler öğretmek için gelmişti. Ashab-ı kirama önce edebi öğretti. Resulullah’ın (s.a.v) huzuruna hangi kıyafet içinde girileceğini, nasıl oturulacağını, kendisine ne şekilde soru sorulacağını gösterdi. Sonra dinin iman, İslam ve ihsanla tamam olacağına dikkat çekti ve edeple kalkıp gitti.
Ziyarette Sükûnet
Abdülkays kabilesinden bir grup insan Allah Resulünü (s.a.v) ziyarete geldiler. Başlarında reis olarak Münzir el-Eşec bulunuyordu. Efendimiz (s.a.v) bir gün evvel onların geleceğini ashabına haber vermiş ve kendilerini hayırla yâd etmişti.
Kafile Medine’ye gelince, yolcular hızlıca bineklerinden inip hemen Mescid-i Nebevi’ye koştular. Resulullah (s.a.v) oturuyordu ; geldiler, elini ve ayaklarını öptüler. Resul-i Ekrem (s.a.v) hepsine merhaba etti; hatırlarını sordu.
Kafile başkanı Münzir el-Eşec (r.a.) ise kafilenin yanında idi. Yükleri yerleştirdi, hayvanları bağladı. Acele etmedi. Önce kafileye tahsis edilen konaklama yerinde bir gusül abdesti aldı. Elbise koyduğu sandığı açtı; içinden temiz ve beyaz elbiselerini çıkarıp giyindi. Sonra mescide girdi, iki rekât namaz kıldı, dua etti. Duadan sonra kalkıp huşu, edep ve sükûnet içinde Hz. Peygamber’e (s.a.v) doğru yürüdü.
Allah Resulü (s.a.v) bir tarafına yaslanmış ve ayağının birisini dikmiş bir şekilde oturuyordu. Onun bu edep ve huşu içinde gelişini görünce oturduğu yerde doğruldu ve ayağını topladı:
Buraya gel ey Eşec, diyerek onu yanına çağırdı, sağ tarafına oturttu, merhaba etti ve kendisine iltifatta bulundu.
Bu davranışı ile onun diğerlerinden daha faziletli olduğunu gösterdi. Münzir el-Eşec (r.a.), Allah Resulü’nün (s.a.v) elini tuttu ve öptü. Efendimiz (s.a.v):“Ey Münzir! Sende Allah ve Resulü’nün sevdiği iki haslet var. Onlar, hilim ve sükûnetle hareket etmektir” buyurdu. (Tirmizi, Birr, 66) .
Ariflerin Ziyareti
Büyük ariflerden Abdülvahid b. Zeyd’e (k.s), “Sen, kendi zamanında niyeti yalnız Allah için olan ve bu maksatla ziyaret eden bir adam biliyor musun?” diye sorduklarında o, “Hemen şu dakikalarda buraya gelecek olan adamdan başkasını bilmiyorum” dedi ve tam o sırada Utbetü’l-Gulam (k.s) içeri girdi.
Şeyh Abdülvahid (k.s) kendisine “Nereden geliyorsun?” diye sordu. O da “Falan mahalleden ve şu caddeden geliyorum” dedi. Abdülvahid (k.s) “Yolda kimseye rastladın mı?” diye sordu. Utbetü’l-Gulam (k.s), “Hayır, kimseyi görmedim” dedi. Halbuki çok işlek bir caddeden geliyordu. Fakat kendisi muhabbet deryasına dalmış olduğu için kimseyi görmedi. Çünkü yol boyunca kendini meşgul edecek, ziyaretine zarar verecek, kalp huzurunu dağıtacak hiçbir şeyle ilgilenmedi.
Serhend Dergisi
Siraceddin ÖNLÜER



