SABIR ve MÜKAFAAT
Okunma : 2055 defa
Birgün Cebrail (A.S.) Rabbü'lAlemîn'den soruyor: "Ey Rabbimiz, diyor, şu anda senin yanında en makbul kulun kimdir acaba? Lütfen bana haber ver, onu görüp tanımak istiyorum" Rabbü'lÂlemîn de Cebrail'e:
"Falan şehre git, filân yerde bir köprü vardır, şafaktan evvelki bir saatte orada bulun. İlk önce o köprüden geçen bu. zamanda en makbul kulum odur."
Cebrail (A.S.) emredilen memlekete gidip şafaktan evvel köprünün başında bekler. Bakar ki; fakir, kendi halinde bir adam, omuzunda bir ip olduğu halde çıkıp gelir. Doğruca köprüden geçip su başına giderek abdest alır. Seccadesini yayıp sabah namazının sünnetini kılar. Şafak atınca farz namazını da kılar. Sonra oturup da güneş doğuncaya kadar virdini çeker.
Güneş doğunca kalkıp odun toplar. Topladığı odunları 'sırtlayıp şehre doğru gitmeye başlar. Tam köprünün üstüne gelince karşıdan bir atlı belirir. Ayağında çizme, elinde kamçısı olduğu halde o da köprüye gelir. O sırada atı birden ürkerek üzerindeki süvariyi yere atar. Yerden kalkan süvari sofiye, sen benim atımı ürküttün, diye elindeki kamçıyla vurmaya başlar. Fena halde döver. Sofî'den İse hiç ses çıkmaz. Süvari dayağını bitirip atma binmeye gidince, sofi ondan evvel koşup atının başını tutarak süvarinin binmesine yardım eder. Süvariye,
-"Benim yüzümden attan düştün, üstün hep toz toprak oldu, özür dilerim, beni affet" diyerek helâllık ister ve "eğer hakkını helâl etmezsen, vallahi atının başını bırakmam" der. Atın dizginlerini tutup durur. Süvari nihayet "Bırak, git, İşte, helal ettim. Allah belânı versin" deyince sofi atı bırakır Süvari yoluna devam ederken sofi de odunlarını sırtlamak üzere odunlarının yanına gelir. Tam odunlarını sırtlayıp gideceği zaman Cebrail (A.S.) oradan çıkıp sofiyi durdurur. "Vallahi seni bırakmam. Eğer bana Cibrili Emin'in yerini söylemezsen giden süvariden yüz defa daha fazla seni döver, ondan sonra da köprüden aşağıya atarım" der. Sofi feryad u figan ederek: "Aman ben fakir, ben biçare, ben yüzükara bir kimseyim, nereden, Cibrili Emin'in yerini bilebilirim, onu nerden görmüşüm ki tanıyayım" diye yakınır ise de Cebrail (A.S.);
"Hayır elimden kurtulamazsın, vallahilazîm, eğer Cebrail'in yerini söylemezsen seni fena halde döver, sonra da köprüden aşağıya atarım." diyerek ısrarına devam eder.
Sofîye kanaat gelir ki bu adam dediğini yapacak kendini dövüp köprüden atacak. Çaresiz olduğu yerde oturur, gözlerini yumar, öylece bir müddet rabıtada kalır, sonra gözlerini açıp Cebrail'e (A.S.) Allah'a kasem ederim ki, bütün gök tabakalarını aradım, Cibrili Emîn gökte değildi. Yer tabakalarını aradım, orada da bulamadım. Bütün dünyayı dolaştım, yine yoktu. Geriye yalnız biz ikimiz kaldık, ya sen Cebrail'sin yahutta ben. Kendimin Cebrail olmadığını biliyorum, geriye sen kalıyorsun, öyleyse Cebrail senden başkası değildir" diyor. Bunun üzerine Cebrail (A.S.) elini beline vurup, "Allah dostluğu sana mübarek olsun." diyerek oradan ayrılıyor.
İşte Allah yolu böyledir. Sofinin hiç kabahati olmamasına rağmen süvariden o kadar dayak yediği, kamçılandığı, tokatlandığı halde sabır etti, tahammül etti, üstelik ondan özür diledi.
İşte böyle, insan sabırlı olmalı, işlerini Allah'a bırakmalı. Kendisine zulüm eden olursa onu Allah'a havale etmesi daha makbuldür. Allah'ın kuvveti insanınki gibi değildir.
Sabır Allah'tan, acele ise şeytandandır. İnsan işlerinde sabır ve tahammül ederse Rabbü'l-Âlemîn de onun işlerini düzeltir, işlerini âsân eder, yok eğer acele ederse o içinde muvaffak olamaz.
Gavs (K.S.A.) bir sohbetlerinde şöyle anlatmıştı, Şah-ı Hazne irşada başlayıp şöhreti etrafa yayılınca birçok kimseler Şeyhlerini bırakıp akın akın Şah-ı Hazne'nin etrafında toplanmaya başladılar. O sıralarda Suriye'de çok şeyh vardı. Bir de Yeşil Şeyh diye anılan bir şeyh vardı. Bütün elbisesi, cübbesi, sangı, entarisi, hulâsa baştan aşağı bütün giydikleri yeşil renkten olduğu için herkes ona Yeşil Şeyh derdi ve öyle tanınırdı. İşte bu Yeşil Şeyh'in de müridleri kendisini terk edip Şah-ı. Hazne'nin kapısına gittiler. Onun yanında hiç kimse kalmadı, o da kalkıp o civarda ne kadar makul, aklı başında kimseler, ağalar varsa hepsini topladı. Şah-ı Hazne'ye de haber gönderip toplantıya çağırdı. Topladığı ağalara güvenip bir şeyler yapmaya çalışıyordu.
Åžah-ı Hazne daveti Kabul edip gitmeye kalkınca müridleri: “Kurban, müsaade ederseniz, biz de otuz - kırk kiÅŸi sizinle beraber gelelim,” dediklerinde, “Neye geleceksiniz? Biz aÅŸiret davasına mı gidiyoruz?” diyerek kabul etmedi. “Madem davet etmiÅŸ, icabet edelim, ne sözü varsa söylesin, yalnız iki kiÅŸi bana refakat etse kâfidir.” buyurdu. Yola çıktı. YeÅŸil Åžeyh'in köyüne vardı. Evine gidip kapısını çaldı. Baktı ki o civarda bulunan aklı başında, makul kimseler, aÄŸalar kırk - elli kiÅŸi kadar hepsi oradalar. İçeri girerek selâm verdi. Åžeyh hiç iltifat etmedi, Åžah-ı Hazne aldırmadı, gidip onu ziyaret edip oturdu. O, oturunca YeÅŸil Åžeyh baÅŸladı konuÅŸmaya: “Yetmez mi bize yaptığın hakaret ve zulüm, bütün müridlerimizî elimizden aldın, etrafımızda hiç mürid bırakmadın, nedir bu senin yaptığın? Ne kadar benim müridini, babamdan, dedemden kalan mürid varsa hepsini etrafına topladın. olur mu böyle ÅŸey?” diye iki saatten fazla konuÅŸtu. Åžah-ı Hazne İse sabır ve tahammülle tâ yoruluncaya kadar sözünü kesmeden dinledi. YeÅŸil Åžeyh nihayet onun sükûtuna dayanamadı: “Sen niye konuÅŸmuyorsun?” deyince, Åžah-ı Hazne:
“Benimki sadece iki kelimedir, dinle; eÄŸer iÅŸim Allah için, niyetim Allah içinse, Vallahi deÄŸil sen, senin gibi yüz kiÅŸi daha olsa İşim battal edemez, bozamaz. Yok eÄŸer isim Allah için deÄŸilse sabret altı aya kalmaz, darmadağın olur, giderim.” dedi.
YeÅŸil Åžeyh, “Çok doÄŸru dedin, hakikaten öyle, eÄŸer Allah içinse yüz tane benim gibi gelse hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah için olana kimse dokunamaz. Yok eÄŸer Allah için deÄŸilse müridlerimiz haliyle geri gelirler.” diyerek hakkı teslim ediyor.
İşte Şah-ı Hazne böyleydi. O kadar sabırlı ve halimdi. Muhatabı o kadar konuştu, o kadar lâf söyledi, o ise cevap vermedi. Taciz de olmadı o, kendisine eziyet edenlerden de nisbetini eksik etmezdi.
Eğer insan Allah yolunu tutar, bırakmaz da, Allah onunla dost olursa, o zaman hiç kimseye minneti kalmaz, Allah dost olduktan sonra kim ona düşmanlık yapabilir? Allah'a karşı kim gelebilir ki? Bütün kuvvet ve kudret O'nun elindedir.
"Falan şehre git, filân yerde bir köprü vardır, şafaktan evvelki bir saatte orada bulun. İlk önce o köprüden geçen bu. zamanda en makbul kulum odur."
Cebrail (A.S.) emredilen memlekete gidip şafaktan evvel köprünün başında bekler. Bakar ki; fakir, kendi halinde bir adam, omuzunda bir ip olduğu halde çıkıp gelir. Doğruca köprüden geçip su başına giderek abdest alır. Seccadesini yayıp sabah namazının sünnetini kılar. Şafak atınca farz namazını da kılar. Sonra oturup da güneş doğuncaya kadar virdini çeker.
Güneş doğunca kalkıp odun toplar. Topladığı odunları 'sırtlayıp şehre doğru gitmeye başlar. Tam köprünün üstüne gelince karşıdan bir atlı belirir. Ayağında çizme, elinde kamçısı olduğu halde o da köprüye gelir. O sırada atı birden ürkerek üzerindeki süvariyi yere atar. Yerden kalkan süvari sofiye, sen benim atımı ürküttün, diye elindeki kamçıyla vurmaya başlar. Fena halde döver. Sofî'den İse hiç ses çıkmaz. Süvari dayağını bitirip atma binmeye gidince, sofi ondan evvel koşup atının başını tutarak süvarinin binmesine yardım eder. Süvariye,
-"Benim yüzümden attan düştün, üstün hep toz toprak oldu, özür dilerim, beni affet" diyerek helâllık ister ve "eğer hakkını helâl etmezsen, vallahi atının başını bırakmam" der. Atın dizginlerini tutup durur. Süvari nihayet "Bırak, git, İşte, helal ettim. Allah belânı versin" deyince sofi atı bırakır Süvari yoluna devam ederken sofi de odunlarını sırtlamak üzere odunlarının yanına gelir. Tam odunlarını sırtlayıp gideceği zaman Cebrail (A.S.) oradan çıkıp sofiyi durdurur. "Vallahi seni bırakmam. Eğer bana Cibrili Emin'in yerini söylemezsen giden süvariden yüz defa daha fazla seni döver, ondan sonra da köprüden aşağıya atarım" der. Sofi feryad u figan ederek: "Aman ben fakir, ben biçare, ben yüzükara bir kimseyim, nereden, Cibrili Emin'in yerini bilebilirim, onu nerden görmüşüm ki tanıyayım" diye yakınır ise de Cebrail (A.S.);
"Hayır elimden kurtulamazsın, vallahilazîm, eğer Cebrail'in yerini söylemezsen seni fena halde döver, sonra da köprüden aşağıya atarım." diyerek ısrarına devam eder.
Sofîye kanaat gelir ki bu adam dediğini yapacak kendini dövüp köprüden atacak. Çaresiz olduğu yerde oturur, gözlerini yumar, öylece bir müddet rabıtada kalır, sonra gözlerini açıp Cebrail'e (A.S.) Allah'a kasem ederim ki, bütün gök tabakalarını aradım, Cibrili Emîn gökte değildi. Yer tabakalarını aradım, orada da bulamadım. Bütün dünyayı dolaştım, yine yoktu. Geriye yalnız biz ikimiz kaldık, ya sen Cebrail'sin yahutta ben. Kendimin Cebrail olmadığını biliyorum, geriye sen kalıyorsun, öyleyse Cebrail senden başkası değildir" diyor. Bunun üzerine Cebrail (A.S.) elini beline vurup, "Allah dostluğu sana mübarek olsun." diyerek oradan ayrılıyor.
İşte Allah yolu böyledir. Sofinin hiç kabahati olmamasına rağmen süvariden o kadar dayak yediği, kamçılandığı, tokatlandığı halde sabır etti, tahammül etti, üstelik ondan özür diledi.
İşte böyle, insan sabırlı olmalı, işlerini Allah'a bırakmalı. Kendisine zulüm eden olursa onu Allah'a havale etmesi daha makbuldür. Allah'ın kuvveti insanınki gibi değildir.
Sabır Allah'tan, acele ise şeytandandır. İnsan işlerinde sabır ve tahammül ederse Rabbü'l-Âlemîn de onun işlerini düzeltir, işlerini âsân eder, yok eğer acele ederse o içinde muvaffak olamaz.
Gavs (K.S.A.) bir sohbetlerinde şöyle anlatmıştı, Şah-ı Hazne irşada başlayıp şöhreti etrafa yayılınca birçok kimseler Şeyhlerini bırakıp akın akın Şah-ı Hazne'nin etrafında toplanmaya başladılar. O sıralarda Suriye'de çok şeyh vardı. Bir de Yeşil Şeyh diye anılan bir şeyh vardı. Bütün elbisesi, cübbesi, sangı, entarisi, hulâsa baştan aşağı bütün giydikleri yeşil renkten olduğu için herkes ona Yeşil Şeyh derdi ve öyle tanınırdı. İşte bu Yeşil Şeyh'in de müridleri kendisini terk edip Şah-ı. Hazne'nin kapısına gittiler. Onun yanında hiç kimse kalmadı, o da kalkıp o civarda ne kadar makul, aklı başında kimseler, ağalar varsa hepsini topladı. Şah-ı Hazne'ye de haber gönderip toplantıya çağırdı. Topladığı ağalara güvenip bir şeyler yapmaya çalışıyordu.
Åžah-ı Hazne daveti Kabul edip gitmeye kalkınca müridleri: “Kurban, müsaade ederseniz, biz de otuz - kırk kiÅŸi sizinle beraber gelelim,” dediklerinde, “Neye geleceksiniz? Biz aÅŸiret davasına mı gidiyoruz?” diyerek kabul etmedi. “Madem davet etmiÅŸ, icabet edelim, ne sözü varsa söylesin, yalnız iki kiÅŸi bana refakat etse kâfidir.” buyurdu. Yola çıktı. YeÅŸil Åžeyh'in köyüne vardı. Evine gidip kapısını çaldı. Baktı ki o civarda bulunan aklı başında, makul kimseler, aÄŸalar kırk - elli kiÅŸi kadar hepsi oradalar. İçeri girerek selâm verdi. Åžeyh hiç iltifat etmedi, Åžah-ı Hazne aldırmadı, gidip onu ziyaret edip oturdu. O, oturunca YeÅŸil Åžeyh baÅŸladı konuÅŸmaya: “Yetmez mi bize yaptığın hakaret ve zulüm, bütün müridlerimizî elimizden aldın, etrafımızda hiç mürid bırakmadın, nedir bu senin yaptığın? Ne kadar benim müridini, babamdan, dedemden kalan mürid varsa hepsini etrafına topladın. olur mu böyle ÅŸey?” diye iki saatten fazla konuÅŸtu. Åžah-ı Hazne İse sabır ve tahammülle tâ yoruluncaya kadar sözünü kesmeden dinledi. YeÅŸil Åžeyh nihayet onun sükûtuna dayanamadı: “Sen niye konuÅŸmuyorsun?” deyince, Åžah-ı Hazne:
“Benimki sadece iki kelimedir, dinle; eÄŸer iÅŸim Allah için, niyetim Allah içinse, Vallahi deÄŸil sen, senin gibi yüz kiÅŸi daha olsa İşim battal edemez, bozamaz. Yok eÄŸer isim Allah için deÄŸilse sabret altı aya kalmaz, darmadağın olur, giderim.” dedi.
YeÅŸil Åžeyh, “Çok doÄŸru dedin, hakikaten öyle, eÄŸer Allah içinse yüz tane benim gibi gelse hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah için olana kimse dokunamaz. Yok eÄŸer Allah için deÄŸilse müridlerimiz haliyle geri gelirler.” diyerek hakkı teslim ediyor.
İşte Şah-ı Hazne böyleydi. O kadar sabırlı ve halimdi. Muhatabı o kadar konuştu, o kadar lâf söyledi, o ise cevap vermedi. Taciz de olmadı o, kendisine eziyet edenlerden de nisbetini eksik etmezdi.
Eğer insan Allah yolunu tutar, bırakmaz da, Allah onunla dost olursa, o zaman hiç kimseye minneti kalmaz, Allah dost olduktan sonra kim ona düşmanlık yapabilir? Allah'a karşı kim gelebilir ki? Bütün kuvvet ve kudret O'nun elindedir.
Etiketler: SABIR ve MÜKAFAAT
| İlgili Diğer Başlıklar | |


Yorumlar
büyüklerin izinden tozundan ayırmasın.
Allah-u Teala razı olsun . Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.