Tasavvuf Sohbetleri

Kalplerimiz O’nu anmakla huzur bulacak

HUZUR

Bolluk ve israfın had safhaya ulaştığı günümüzde her türlü zevk ve eğlence sınırsız yaşanıyor. Ancak yine de bunların hiç birisi huzur ve mutluluk getirmeye yetmiyor. Bilakis korku, stres ve bunalıma yol açabiliyor. Tüm bunların nedeni huzuru yanlış yerde aramamız. Doğruyu yanlışı ayırt edecek, bize pusulalık yapacak aklımızın ve kalbimizin hasta olması. İşte bu yüzden hedeften sapıyoruz.

İnsanın kalbi günahlarla kirlenir, zayıflar, hasta olur. Hatta günahta devam ve ısrar edilirse kalp, manen ölür. O zaman insan et ve kemikten ibaret bir varlık olur. Bu durumda onu hiçbir şey tatmin etmez, kendisine daimi bir huzur vermez. Her zevki anlık olur; kısa sürede biter. Her bitiş kalbe bir endişe atar, hasret bırakır, gelecek korkusu salar. Halbuki insan yüce Yaratıcı’ya aşk için yaratılmıştır. Bütün kabiliyetler ona bunun için verilmiştir. İnsanın hakikati olan kalbin huzuru, yüce Allah iledir. O’nun dışında hiçbir şey kalbi daimi bir huzura, sükuna, sevgiye ve emniyete ulaştıramaz, acısını dindiremez, korkusunu gideremez. Çünkü kalbin sahibi yüce Allah “Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Rad, 28) ayetiyle kalbin nasıl sükuna ereceğini haber vermiştir.

Zikir, nefis terbiyesi için en etkili ilaçtır

Ariflerin tecrübe ve tespitine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teala’yı zikirdir. Zikir, gizli veya açık şekilde kalp ve dil ile Allah Teala’nın adını anmak, O’nu hatırda tutmak ve O’nunla huzur halini bulmaktır. Zikir, kalbin yüce Rabbini anması, O’na bağlanması, her an O’nun rahmeti içinde yaşadığını fark etmesidir. Zikir, kulun, her haliyle Allah’a itaat içinde olmasıdır.

Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s), sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendi’ye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle ifade eder: “Düzgün bir itikada sahip olup hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi gizli zikre devam etmektir. Zikir esnasında insan, Allah Teala’nın kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Bu bilme, taklitle değil, tahkikle elde edilen bir ilim olmalıdır. Buna yakin ilmi denir. Yakine ulaşmak için insanın Allah’tan gayri her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir. Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, büyük sadatların himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nispet bile sizlere çok şey kazandırır.” (Mevlana Halid, Mektubat, 10. Mektup)

Günümüzde, zikir deyince nafile bir ibadet akla geliyor. Bazı insanlar, beş vakit namazını kılan, Kur’an’ı okuyan, ilimle uğraşan, haramlardan kaçan müminlerin, zaten zikir yaptığını; ayrıca bir zikre ihtiyacı olmadığını düşünüyor. Evet, bu sayılan ibadet ve ameller bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi uslandıracak zikir, hepsinden ayrı bir ameldir. Allah dostları, kalbin ilacı olan zikri günlük “vird” haline getirmişlerdir. Bu sayede zikir, onların tüm benliklerini sarmış, bütün vakitlerine yayılmış ve hayatlarının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Böyle bir zikir sayesinde kalp, sanki yüce Allah’ı görür gibi ibadet etmeye başlar. O’nu (c.c) göremese de O’nun sürekli kendisini gördüğünü bilir. Buna, daimi, kalbi, zati, sultani zikir denir. Hadislerde anlatılan “ihsan” makamı budur.
Allah dostları için yüce Allah’ı zikir, kalbin huzurudur, sevincidir, ilacıdır. Zikirsiz kalbin nuru söner, kararır ve -Allah korusun- sonuçta kalp ölür. Bu halden yüce Allah’a sığınırız. Zikir, farzdır. Usul ve şekli insan fıtratına göre değişik olsa da her müminden istenen şey, sürekli yüce Rabbini hatırlaması, O’nu sevmesi, övmesi ve her halde itaat içinde olmasıdır.

Zikrin aslı, kalbin yüce Rabbini hatırlaması ve bütün azaların edeple itaat içinde bulunmasıdır. Her işinde ihlastan ayrılmayan ve helale-harama dikkat ederek yaşayan kimse daimi zikir içindedir.

“Kalbin gıdası zikirdir”

Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s), zikrin hedefini şöyle belirtir: “Nakşibendilikte temel esas, zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendi yolunun tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalp, tıpkı saat gibidir; sahibi başka işlerle meşgul olsa da o çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.”

Gavs-ı Sani Hazretleri de (k.s), bir sohbetinde şöyle buyurdular: “Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse yüce Allah’ın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durulmalıdır.”

“Dinime zarar gelmesin yeter”

Hz. Ömer (r.a) bir gün eşi Atike’ye kızarak; “Vallahi seni perişan ederim” der. Bunun üzerine Atike annemiz “Allah beni hidayete erdirdikten sonra sen beni İslam’dan mı uzaklaştıracaksın?” diye sorar. Hz. Ömer “Hayır, öyle bir şeyi nasıl yaparım?” deyince, Atike “Öyleyse bana ne kötülük edebilirsin ki?” diyerek dinine bir zarar gelmedikten sonra ona vereceği başka hiçbir eza ve cefaya aldırmayacağını dile getirir. Demek ki insana eza ve cefa veren musibetlerden değil, imanımızı hedef alan haram, isyan ve benzeri musibetlerden korkmalıyız. Üzerimize farz olan ibadetleri yerine getirip, haram ve helale dikkat ederek hayatımızı tanzim ettikten sonra, Allah’ın zikrini vird edinmeliyiz ki hakiki huzura erelim.

M.Saki El Hüseyni
Kalplerimiz O’nu anmakla huzur bulacak

Facebook sayfamız Twitter sayfamız

Arama Kayıtları:

Etiketler
Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı