Semerkand Dergisi

Halimiz Vaktimiz Yerinde mi?

Büyüklere, hususen hocaya ve mürşide şahıslarıyla alakalı sual sormak yakışık almadığı gibi, "Nasılsınız” diye sormak da edebe aykırı bulunurdu.

Halimiz Vaktimiz Yerinde mi?

“Hâli vakti yerinde olmak” sözü dün de gıpta edilen bir seviyeyi, bir rüchâniyyeti ifade için kullanılıyordu. Aradaki fark, “tercihe şayan zenginlik”in niteliğinde.

Hâli vakti yerinde olmak” yahut “hâli vakti iyi olmak” tabiri, bugün mâişet kaygısı taşım ayan , maddî bakımdan rahat, zengin kimselerin iktisadî seviyesini ve buna bağlı hayat tarzını tavsif için kullanılıyor. Tabirin derununda bu seviyenin bir üstünlük hatta bir övgü sebebi sayıldığı; imrenilen, tercih edilen bir durum olduğu kabûlü de var.

Biz “bugün” dedik ama “hâli vakti yerinde olmak” sözü dün de gıpta edilen bir seviyeyi, bir rüchâniyyeti ifade için kullanılıyordu. Aradaki fark, “tercihe şayan zenginlik”in niteliğinde. Bugün maddî bir zenginlik kastediliyor ama eskiden manevî lütuf ve ihsanlara mazhariyetle nâil olunan bir irtifa kastediliyordu bu sözle. Erbâbı bilir; hâl de vakt de sûfi ıstılahatındandır ve madde ile mal mülk ile hiç alâkası yoktur.

Öyle ise gelin, “Hâlimiz vaktimiz nicedir?”, hâl ile vaktin niceliğine bakıp öğrenmeye çalışalım.

“Hâl”, “ Kaal”e gelmiyor

Lügatte “durum, keyfiyet, şimdiki zaman, tâkat ” gibi manâlar taşıyan hâl, tasavvufta “sâlikin kesbi olmadan, tasannusuz, tekellüfsüz, kalbine lâyıh olan manâlar ile bu manâların iktizası”dır. Başka bir tarife göre de “kalbe vârid olan rabbanî fazl ve lütuflar”dan ibarettir. Tarifler üzerinde oyalanmanın faydası yok. Esasen hâl, kaale gelmeyen bir keyfiyettir. Ancak yaşanarak, olunarak, hakk’al – yakîn ile bilinebilir. Kaldı ki hâlin ifşâsına , olur olmaz yerlerde anlatılmasına da ruhsat verilmemiştir. Nihayet, ince bir meseledir; halden anlayan bir mürşîd -i kâmilin tasarrufunu gerektiren dakâyikı hâvidir .

Dolayısıyla bundan sonrası için kalem oynatmak haddi bilmemek, edeb çizgisini aşmak olur. Öyle ise hâl’in keyfiyetini değil, ama müşahade edilebilen hususiyetleri ile tasavvuf ulularının bunlara dair ikaz ve tavsiyelerini tekraren ifadeye çalışalım.

Muhabbet, aşk, şevk, vecd , huşû, istiğrâk, hüzün, havf , recâ , dehşet, hayret, sekr , sahv .. gibi hissiyatın hâl mi yoksa makam mı olduğu, hâl’in nerde bitip makam’ın nerde başladığı, hâlde devamlılık şartı aranıp aranmayacağı gibi meseleler tarikatlere göre değişse de, hâl üzerinde ittifak edilen hususlar daha fazla.

Bunlardan birincisi, hâl’in “ kesbî değil vehbî olduğu”dur. Cenâb -ı Hakk’ın, istediği kuluna verdiği bahşîş ve mevâhib nev’indendir . Ancak “virdi olmayanın varidâtı olmaz” kavlince, sâlikin bu ihsana liyakât kesbinden sonra tevekküle tevessül etmesi daha güzeldir, edebe uygundur. Gönül, şüphe ve kirlerinden arındığı ölçüde ilahî ilhamlara mesken olabilir. Sâlikin kalbine bahşedilen nimetler, onun riyâzetinin derecesi ve samimiyeti miktarıncadır.

İkincisi, bir his veya buna bağlı davranışın Rabbanî bir varidât olup olmadığı, ancak mürşîd-i kâmil mihengiyle anlaşılır. Kalbe vârid olan ilhâmat , nefsten veya şeytandan da neş’et edebilir. Hâl’in mahiyetini tayin için de, iktizâsı için de mürşidin murakabesi şarttır.Hâl ilahî bir lütuf olsa dahi sâlikin dengesini bozup ayağını kaydırabilir. Meselâ, “ havf”in bedbinlik ve ümitsizliğe, “ recâ”ın da lâubaliliğe, amel ve ibadette gevşekliğe sürükleme tehlikesi vardır; muvazene ancak bir mürşîd-i kâmil elinden tutularak sağlanabilir.

Büyüklere “hâl-hâtır” sorulmaz

Yeri gelmişken bu mevzuun dile akseden bir başka tarafını da ele alalım. Hâl’in kalbe isabet eden ilhâmat kısmına tasavvufta havâtır da denir ki, hâtır kelimesinin çoğuludur. Hâtır, ekseri hâl manâsına kullanılır. “Hâl hâtır sormak” deyiminde böyledir. Hâl’in zâil olmasından sonra, tesiri sebebiyle akılda kalması, hâtır’a akıl ve hâfıza manâlarını kazandırmış; yaşandıktan sonra akılda iz bırakan ve unutulamayan hadise yahut hallere de hâtıra denmiştir. Bilâhare mecâz-ı mürsel yoluyla, hâl-mahâl münasebetinden dolayı hâtır kelimesi gönül manâsına da kullanılır olmuştur.

Bu yüzden, birinin “hâlini hâtırını sormak”, o kişinin “halinin vaktinin nasıl olduğu”nu öğrenmeye ve değerlendirmeye matuftur. Eskiden çocuklar terbiye edilirken büyüklere istifsâr -ı hâtırdan kaçınmaları öğütlenirdi. Şimdi bu inceliğe dikkat edilmiyor. Büyüklere, husûsen hocaya ve mürşîde şahıslarıyla alâkalı sual sormak yakışık almadığı gibi, “Hâliniz hâtırınız nasıl?” veya “Hâliniz vaktiniz yerinde mi?” diye sormak da edebe aykırı bulunurdu. Bizim geleneğimizde “hâl- hâtır sormak” büyüklere mahsustur. Gençlerin, büyüklerinin “ hâtırını hoş etmesi”, onların durumuyla alâkadar olması elbette gerekir ama bunun soru cümleleriyle değil, niyaz ve temennî ifadesi taşıyan cümlelerle yapılması istenir.

Sofi “İbnü’l-Vakt”tir

Zaman manâsına gelen vakt , tasavvufta hem hâl gibi bir lütuftur hem de hâl’in mütemmim cüz’üdür. Bu sebeple hâl ile vakt birlikte kullanılır ve çok zaman da birbirine karıştırılır. Yine fazla izahata girmeden vakt ile bilhassa kastedilen iki manâya işaret edelim.

Birincisi, vakt elbette kalbe varid olan ilhâmın zamanıdır ama daha ziyade o hâl’in önceki ve sonraki hâl ile çok kat’i bir şekilde kopuşunu, ilintisizliğini anlatmak için kullanılır. Bu da içinde bulunulan ânı en feyizli şekilde yaşama, geçmiş ve gelecekle alâkadar olmama prensibini ilzâm eder. Vaktin iyi veya yerinde olması, sâlikin içinde bulunduğu ân’ı hâline uygun bir şekilde idrâk etmesi, yahut sadece o hâle tahsis kılabilmesidir. Bu manâda vakt , hâlin gereğini hemen, o anda yapmak, hâle uygun davranışı ertelememek, hâlin zayiinde de o durumu tekellüfle sürdürmeye çalışmamaktır.

İkinci olarak vakt , hâlin kul üzerindeki tasarrufunu mümkün kılan ilahî bir ikramdır. Mâlum , kelime-i tevhidde önce lâ ile Allahu Teâlâ’dan gayrısı nefyedilir. Zikirde de böyle olması gerekir. Yani zâkir evvela başkalarını nefyedecek, sonra Allahu Teâlâ’yı zikredecektir. İnsanın kendi nefsi de bu başkalarına dahildir . Bu sebeple hakikî zikirde insan Allah’ı anarken kendini unutacak dereceye gelmeli, Allah’ın zikrinde kendini de kaybetmelidir. Bu istiğrâk hâlidir. Bu halde zikrin, zâkirin fenâsıyla fenâ bulmaması için Cenâb -ı Hak vakt’i ihsan ederek kulun nasiplenmesini onunla mümkün kılar. Vakit sâliki kuşatır, hâli üzre tutar.

Bu iki sebeple, yani “içinde bulunulan ân’ı öncesi ve sonrasıyla meşgûl olmadan en feyizli şekilde değerlendirme gayreti” ile vaktin “hâlin tasarrufunu mümkün kılması keyfiyeti”, sâliki vakt’e tâbi’ eyler. O artık ibnü’l-vakttir ; vaktin çocuğu yahut uşağıdır. İbnü’l vakt , vaktin hükmüne kayıtsız şartsız teslim olmuştur. Yani gayb perdesinden her ne ki lâyıh ve zâhir olmuşsa ona icâbet edip iktizâsınca davranır demektir; sülûkta bir mertebedir.

Dikkati çekmiştir; biz hâl ve vakti sülûkun başlangıcındaki safahat çerçevesinde mevzu ettik. Hal ve vakt elbette sonraki makamlar için de vâkidir . Nitekim ibnü’l-vakt’in fevkinde ebü’l-vakt vardır. Lâkin biz “hâli vakti yerinde olmak” tabirinden yola çıkmıştık ve niyetimiz bu sözün ne manâya geldiğini izah etmekti. Tabir, sülûkunun başlangıcında müridin durumunu tesbit makamında kullanıldığı içindir ki izahatı yolun bidâyetinden devşirdik.

Hâsıl-ı kelâm, yol almakta olan bir mürîde arada bir mürşîdi tarafından hâli ve hâtırı yahut hâli ve vakti sorulur. Mürşîd , aldığı cevaplar ve müşahedesi neticesinde sâlikin hâl ü vaktinin iyi veya yerinde olup olmadığını tayinle buna münasip vazifeler tevcih eder. Bir müridin hâlinin vaktinin yerinde olması, onun mesafe aldığının, manevi irtifa kaydettiğinin, ilerleme isti’dâdının , teslimiyet ve riyâzetindeki kemâlin işaretidir.

Yoldaki insanların zaman zaman hâl ve vakitlerinden kendi kendilerine sual edip yüz ağartıcı bir cevap hazırlamaları gerekiyor. İmdi soralım bakalım ey yoldaşlar, “hali vakti yerinde olmak”tan ne anlıyor, bunun için neye itibar ediyoruz? Ve daha mühimi, hâlimiz vaktimiz hakikaten iyi mi?

Ali YURTGEZEN

Arama Kayıtları:

Sosyal Medya

Facebook sayfamız - Twitter sayfamız

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar

Kapalı

Send this to a friend