Evliyaya Gönül Vermek

Evliyaya Gönül Vermek

Evliyaya Gönül Vermek

“Bulmak değil imiş bilmek,
Bilmek değil imiş bulmak,
Evliyaya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş.”

(Kaygusuz)

Bu mısraların sahibi olan “Kaygusuz”, 15. asırda yaşamış ve şathiyyeleri ile meşhur Kaygusuz Abdal değil. Ondan bir asır sonra dünyadan geçip gitmiş, Bayramî meşayıhından Vizeli Alaaddin Ali isimli bir zat bu. Halk arasında öteden beri söylenegelen Yunus tarzı ilahileri var. Yukardaki dörtlüğü de onun böyle çok bilinen ve “Maksut cihana gelmekten / Kişi Rabb’in bilmek imiş / Rabb’ini bilmekten murat / Evliyasın bulmak imiş” diye başlayan ilahisinden aldık.

Allah’a kulluk edelim diye gönderildik bu dünyaya. Kur’an-ı Kerim’inde, “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyuruyor Cenab-ı Rabb’ül-Alemin. İbadet, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu ayetteki “ibadet etsinler” ibaresini, “tanısınlar, bilsinler” şeklinde anlamayı tercih etmiş. Kaygusuz’un “kişinin dünyaya gelmesinden maksat Rabb’ini bilmesidir” demesi bu tefsirin ifadesi aslında. Öyle ya da böyle, ibadet veya kulluk her şeyimizle Mevlâmızın mülkiyetinde bulunduğumuz şuuru içinde tam bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor. Nefsin, şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Tealâ’dan gafil olmamakla, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, “Allah’ı Rabb olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz.” diyorlar.

Ne zaman nihayetleneceğini bilemediğimiz dünya yolculuğumuzda sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah’ı bilmeye ve sürekli hatırlamaya bağlı. Kolay değil, çünkü bu bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Bunlar varsa, yol bilenlerin kılavuzluğuna da ihtiyaç olmalı. Cenab-ı Hakk’ın lütfu ile vahyin ve sünnet-i seniyyenin ışığında insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, peygamberlerin vârisi alimleri, Allah dostlarını bulmak gerekiyor. Böyle kimseler Kur’an’da “evliyaullah”, yani “Allah’ın velileri, O’nun dostu, O’na en yakın ve sadık kullar” olarak niteleniyor.
Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, “Onları görenler Aziz ve Celil olan Allah’ı hatırlarlar” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin Allah’ın evliyasını bulmakla Allah Tealâ’yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bârî, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle tahakkuk edebilecek bir mazhariyettir.

Bilmeden, bulmadan gönül verilmez gerçi, ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın bir manası da olmaz. Kaygusuz, onun için meselenin bu tarafına dikkat çekiyor önce; “bilmek, bulmak değildir” diyor. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş olmanız, velayetin alametlerini bilmeniz, bir mürşide bağlanmanın gerekliliğini ikrar etmeniz, gidip o veliyi bulmayınca işe yaramıyor.

Bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmiyor; bal demekle ağız tatlanmıyor çünkü. Fakat öte yandan “bulmak da bilmek değildir”. “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan nice kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.

Hakikaten bilmenin de bulmanın da alameti “gönül vermek”tir. Gönül vermek; aşkla sevmek, hesapsız bağlanmak, tereddütsüz teslim olmaktır.

Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk eder, mürşidinin iradesine tabi olur. Gönül vermek, aşkla sevmek hal iledir; lafla olmaz. Delili, mürşidinin rengine boyanmaktır. Aşk varsa meşk de, yani karşısındaki örneğe benzeme, onun gibi olma çabası da vardır. Bu sebepledir ki Allah dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle uyar, istikametini bozmaz. Böyle olmakla birlikte Allah’ı bilmeye imkan tanıyan “gönül verme” ameliyesi, bu iki halin arasındaki, yani gönül vermenin sebebi (sevmek) ile neticesi (sevdiğine benzemek) arasındaki bir tezkiye yahut tasfiye işlemidir.

Allah Tealâ kuru bilgi ile değil “marifet” ile bilinir. Marifet ise dili, kalbi, zihni, nefsi.. Hak’tan başkasıyla meşgul etmemekle, yani hal ile ve Allah’ın veli kullarından tahsille öğrenilir. Daha mühimi marifet kalpte yahut gönülde olur. Fakat gönlün marifete açılması, arızalarının giderilmesine, temizlenip ilâhi tecellilere mahzar olabilecek bir saflık ve berraklığa kavuşmasına bağlıdır. Günahlarla kararmış, masiva ile daralmış, süflî arzularla kirlenmiş gönüllerde marifet de olmaz, esma ve sıfat tecellisi de. Gönül Allah’ın evidir, insan Allah’ı orada bulur ama “padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan” denilmiştir.

İşte kişinin evliyaya gönül vermesi, temizlenmek ve tamir edilmek üzere gönlünü Allah dostlarına tevdi etmesidir. Gönüller ancak onların elinde yıkanır, arınır, marifetullaha uygun kıvama getirilir. Gönüller ancak Allah dostlarının himmetiyle beytullah olur.

Marifetullah için gönlü Kâbe kılmak, gönlü Kâbe kılmak için de onu evliyaullaha vermek gerekir. Kâbe’nin putlardan arındırılıp imar edilmesi İbrahim a.s. gibi Allah’ın “halîl” kullarına mahsustur çünkü.

T. Ziya ERGUNEL

BENZER YAZILAR

Send this to a friend