Sadat-ı Nakşibend-i
Çok okunuyor!

Abdullah Dehlevi

Bir gece rüyada görür ki, Gulam Ali hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna bir şey içirir. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini görür.

Abdullah Dehlevi

Mazharı Canı Canan’ın baş halifesi.. O da seyyid…
H. 1158’de Hindistan’ın Pencab şehrinde doğdu.
Babası Seyyid Abdüllatif… yemek yerine bazı hafif nebatlardan başka bir şey yemez ve sahralarda açık zikir ile meşgul olurdu. Oğlunun doğumundan bir gece evvel rüyasında Ceddi Hz. Ali’yi (R.A) gördü: “Allah (CC) sana mübarek bir oğul ihsan edecek, ona ismimizi ver.”

Ve öyle oldu.. Ali Abdullah (Dehlevi)…

On üç yaşında iken, babası kendi şeyhi olan Şeyh Nasıruddini Kadiri hazretlerinin sohbetinde bulunup, ondan talim almak emeliyle, bu oğlunu Dehlîye götürdü. 0 sırada Şeyh Nasıruddin vefat etmiş olduğu için mümkün olmadı. Bunun üzerine babası: “Ey oğlum! Ben seni Şeyh Nasıruddin Kadiri hazretlerinden inabe alasın diye buraya getirmiştim. Ne yapalım nasip değilmiş. Şimdi kalbine cananın marifet kokusu nereden gelirse, oradan tarikat al” buyurdu.
Bunun üzerine meşayih-i izamdan hace Zübeyr hazretlerinin yüksek sohbetlerinde bulunduktan sonra Hace Nasıruddin hazretlerinin oğlu Hace Mir Dürerle Mevlana Fahreddin, Fahr-ı Cihanı Çeşti Dehlevi ve Şeyh Nanu ve Şeyh Gulam-ı Çeşti gibi Dehlide bulunan diğer azizler ve meşayıhdan feyz almıştır. Yirmi iki yaşında iken 1180 tarihinde Mevlana Can-ı Canan’ın nur saçılan huzuruna kavuştu.
Şemsuddun Habibullah Mazhar Can-ı Canan (K.S) kendisi kabul edip: “Oğlum, bu yer -yani bizim yolumuz- tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için, şevk ve zevk ile dolu başka yere -yola- baş vurunuz” buyurunca, Abdullah Dehlevi, ben de tuzsuz taş yalamayı hepsinden çok severim, cevabını verir. Bunun üzerine Mevlana Habibullah Mazhar-ı Canı Canan, ona Nakşibendiyye yolunun edeplerini öğretir. On beş sene Can-ı Canan’ın değerli sohbetinde bulunur. Huzurunda nihayete kavuşunca, yani evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşınca kendisine nakşibendiyye, kadiriyye, çeştiyye ve sühreverdiyye ve kübreviyyede irşat için icazet verildi. Yüksek üstadının vefatından sonra, onun yerine geçip, Allah yolunda olan binlerce talebeyi Hakka kavuşdurmuşdur. Kerametleri çok fazla…

Müridelerden Saliha isimli yaşlı bir kadının yetişmiş kızı vefat ediyor. Şeyh, kadıncağızı teselli eder:

-“Hakk, sana, ölen kızına karşılık, iyi bir erkek evlat nasip eder.

-“Aman şeyh hazretleri, ben de, kocamda yaşlı insanlarız. Bu halimizle nasıl çocuk sahibi olabiliriz?

-“Allah (CC) kadirdir…” Ve erkek evladı…

Talebesinden Mevlevi Kerametullah zatülcenab hastalığına yakalanmışlardı. Hazret-i Şeyh elini hastaınn üzerine temas ettirmesiyle, hastalık Allahü Tealanın izniyle geçti.

Dehli camiinin imamının çocuğu uzun zaman hasta yatar. Bir gece rüyada görür ki, Gulam Ali hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna bir şey içirir. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini görür. Çok sevinir. Sıdk ve hulus İle birkaç akça alıp, huzuruna gider ve bunları kabul ediniz diye arz eder. Hazret-i Şeyh tebessüm eder ve: “Bu bizim geceki hizmetimizin ücretimidir ” diyerek keşf-i keramet buyurur. Mevlevi Fadl Ahmed (caminin imamı), hayır efendim, bu ancak bu geceki lütf ve inayetinize şükür bile olamaz, der.
Müritlerden birkaçı uzaklardan gelirken aralarında tasarlıyorlar: “Efendi hazretlerinin hediye dağıtmak adetleridir. Acaba ne istesek?” Biri seccadesini, biri gömleğini, biri takkesini mimliyor.
Nihayet huzura çıkıp oturuyorlar. Hiç birşey isteyen yok. Kim neyi içinden geçirmişse ona o veriliyor…

Hakim Rükneddin Han baş vezir olunca, hazreti Şeyh, sevdiklerinden birini işi için ona gönderdi. Rükneddin Han onunla ilgilenmedi. Hatırı rencide oldu. Hemen Rükneddin han azl olundu ve bir daha o yüksek makama gelemedi.
Eshabının seçkinlerinden Mevlevî Kerametullah anlatır:

“Hazreti Şeyhe bir müddet devam ettim. Çok garib ve acib şeyler gördüm. Bunlardan biri şudur:

Bir gün sabah namazından sonraki murakabe ve zikir zamaınnda, cemaatın içinden kalktım, kitabımı aldım ve dersimi okumak için gitmek istedim. Bakırı altın yapan kimya nazarlarını bana çevirip: “Otur meşgul ol buyurdu.” îçimden sizi istemekten maksadım bu büyükler nisbetine, sıkıntısız kavuşmak içindi, yoksa her yerde elde edilebilir demek istiyordum. “Otur Behaeddin’in hakkı için, bu büyük nisbeti sana sıkıntısız veririm” buyurdu ve o anda bana teveccüh buyurdu. Kendimden geçtim, düştüm. Sanki kalbim göğsümden çıkacakmış gibi olmuştu. Bir müddet sonra kendime geldim. Bir de ne göreyim zikir bitmiş. Üzerime güneş geliyordu. Ebu Said gibi büyük eshabı da oradaydılar. Onlardan utandım. Sana ne oldu dediler. Uyku bastırdı dedim. Tebessüm ettiler.

Dehlide kıtlık, kuraklık vaki oldu. Hazreti Şah Abdullah Dehlevi mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve: “Ya Rabbi, sen yağmur yağdırmayınca, buradan kalkıp gitmem” dedi. Bir saat geçmeden yağmur yağdı.

H. 1240 yılında Delhi‘de vefat ederler…
Vefatı zamanında Şahı Nakşibend hazretlerinin aşağıdaki Farisi ve Arabi şiirlerinin, cenazesi giderken okunmasını vasiyyet etmişti.

Huzuruna müflis olarak geldim.

Yüzünün güzelliğinden bir şey isterim.

Şu boş zembilime elini uzat,

0 mübarek eline güvenirim.

Arabi Rubai:

Kerimin özüne azıksız geldim.

Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim

Bundan daha çirkin bir şey olur mu

Azık götürürsün o ise kerim.

Mübarek, orta boylu, esmer, seyrek sakallı, güleç yüzlü ve nurlu idi. Zamanın allamesi idi…

Arama Kayıtları:

Sosyal Medya

Facebook sayfamız - Twitter sayfamız

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar

Kapalı

Send this to a friend