Hicri Takvim: 6 Zilkade 1435

Anasayfa » Peygamberler Tarihi » Nuh Peygamber (A.S)

Nuh Peygamber (A.S)

Recep ayının 10′unda başlayıp tüm şiddetiyle devam eden tufan,bir müddet sonra, bütün karaları kapladı.Yeryüzü sadece denizlerden ibaret oldu. Nuh Peygamber

Nuh-Peygamber

Nuh Peygamber

Hazret-i İdris’in semaya çekilmesinden sonra, onun yolundan ayrılmayan bazı din alimleri, ümmeti irşada devam ettiler. Bu kıymetli alimler, Arap yarımadasının muhtelif bölgelerinde dağınık olarak oturan insanları, iman ve istikamete davet etmek hususunda ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Güzel ahlâk ve davranışları ve hoş sohbetleriyle insanların gönlünde yer ettiler. Halk, onlarla konuşmaktan, onlardan bahsetmekten büyük bir zevk duyuyordu. Nihayet her fani gibi, bu alimler de hizmetlerini yapıp, ahiret âlemine göç ettiler. Bunlardan her biri vefat ettikçe, insanlar üzerinde derin bir üzüntü meydana geliyordu. İnsanlar, onları unutamıyorlardı.
Fakat, bu iyi insanların arasında fikirli, nefisperest, hileci bazı insanların da bulunması, imtihan yeri olan dünya hayatının muktezası idi. İşte bu kötü niyetli insanjar, halkın vefat eden bu din büyüklerine olan halis ve samimi muhabbet duygularını istismara teşebbüs ettiler.

Mü’minlerin ileri gelenlerine sanki onlardan imişler gibi yaklaşarak şöyle dediler:

-”Bu değerli alimlerimizin zamanla unutulacağı ve nasihatlarının tesirlerinin kaybolacağı ihtimali, bizi endişelendirmektedir. Halbuki bunların bulundukları yerlere birer nişan diksek ve hattâ onların bir küçük timsallerini evlerimizde bulundursak hem onlar unutulmamış, hem de halk onların nasihatlarını devamlı hatırlayarak, doğru yoldan uzaklaşmamış olur. Böylece altında kötü niyetlerin yattığı bir zararlı fikri telkin ettiler.

İlk bakışta kendilerine güzel ve makul görünen bu fikir, herkes tarafından benimsendi ve çok da taraftar buldu. Bunun üzerine bu alimlerin en büyüklerinden olan Vedd, Süva, Yeğus, Yeuk, Nesr ismindeki kıymetli zatların irşatta bulundukları yerlere aynı isimle, ateşten muhtelif şekillerde yontulmuş heykeller dikildi. Güya feyzlerinden istifadeyi kolaylaştırmak maksadıyla da bunların küçük boydaki suretlerini evlerde bulundurmaya başladılar. Her beldede, halk, farz ibadetlerinin yanı sıra muayyen zamanlarda bu heykellerin etrafına toplanır, o alimlerin nasihatlarını hatırlar ve böylece onların göstermiş oldukları doğru yoldan ayrılmamaya gayret ederlerdi. Evlerindeki küçük heykelleri de bu nasihatları hatırlatıcı ve kendilerini ikaz edici kabul ederlerdi.

İlk Putperestlik

Fakat aradan zaman geçtikçe, bu fikri ortaya atan münafıkların sinsi çalışmaları yüzünden, halkın inanç ve ibadetlerinden değişiklikler meydana gelmeye başladı. Babalarının yaptıklarını görüp aynını taklit eden genç nesil arasında, bu dikili taşlar, Allaha yapılan ibadetlere vesile olmaktan çıktı, insanlar, bu taşların dikiliş gayesini hatırlamaz oldular. Bizzat taşların kendisine üstün sıfatlar izafe etmeye ve onlara tapmaya başladılar. Neticede: Babalarının halis bir niyetle ihdas ettikleri bu âdet, ibadet yerine geçti ve bu dikili taşlar da ma’but hükmünde kabul edildi.

Yeryüzünde Allahı bırakıp putlara tapma adeti, ilk olarak işte bu şekilde başlamış oluyordu.İnsanlar gittikçe azıtıyor kainatta her şey yaratılış gayesine uygun hareket ederken, bitkiler hayvanların imdadına, hayvanlar insanların yardımına koşarken, arz ve sema her şey kainattaki ilâhi nizama zerre kadar isyan etmeden tam bir itaat içinde bulunurken; insanlardan çokları bu şuursuz mahluklardan aşağı düşmüşlerdi. Allaha ibadet etmekten vaz geçip, cansız, şuursuz ve aciz taş parçalarına tapınmak gibi kainatı hiddete getirecek bir küfür ve zulüm çukuruna yuvarlanmışlardı. Bununla da kalmayıp, her türlü fenalığı, ahlaksızlık ve zulmü irtikap eder olmuşlardı. Fakir ve güçsüz, masum insanlar, kaçacak ve aciz taş parçalarına tapınmak gibi kainatı hiddete getirmişti. Cenab-ı Hakkın, “Bir beldeye peygamber gönderip onun vasıtasıyla hakkı duyurmadikça, o beldenin ahalisini helak etmeyeceği” ne dair va’di olmasaydı, bu zalim ve sefil kavim çoktan helak olmayı haketmişlerdi.

Hazret-i Nuh Peygamber

Hak ve adaletten uzaklaşan bu ahlâksız kavmin içinde Küfe civarında bazı kimseler yaşıyordu ki, bunlar o güne kadar hiç bir zaman Allah’tan başkasına ibadet etmemiş; Tevhid dininden asla ayrılmamışlardı. İşte Hz. Nuh’un ailesi de bu kimseler arasındaydı. Mes’ut ve imanlı bir ailenin çocuğu olan Hz. Nuh, halim-selim, mütefekkir bir kimse idi. Onda başkalarında olmayan bir çok üstün meziyetler vardı. Üstelik İdris Aleyhisselâmın da neslinden gelmekte idi. Nuh’u Idris Aleyhisselâma bağlıyan nesep zincirinde tevhit dininden ayrılan tek kişi yoktu. Hepsi de Idris Aleyhisselâmın şeriatı üzere amel ediyorlardı.

Hazret-i Nuh’un Peygamber olması

Hazret-i Nuh Peygamber, kırk yaşlarına gelince, sapıklığı son haddine gelmiş olan kavmini irşad ile vazifelendirildi. Allah tarafından vahye mazhar kılınıp peygamberlik verildi. Ayrıca Cenab-ı Hak kendisinden Misâk-ı Galiz aldı. Hazret-i Nuh, kavminin durumunu ve ahlâkını yakinen bilerek, her türlü sıkıntıyı göze alarak peygamberlik vazifesini kabul ediyordu. Allaha güvenip dayanarak akıllara hayret veren çetin mücadelesine başlıyordu.

Kavmiyle çetin mücadelesi

Hazret-i Nuh, peygamber olduktan sonra, istikamet çizgisinden çıkararak iyice bozulan cemiyet hayatının karşısına birden bire çıkmadı. Önce, o durumda en uygun tebliğ şekli olan, halkı tek tek, gizliden gizliye davete başladı. Gece gündüz durup dinlenmeden bu vazifesine devam etti. Fikri taraftarları ve maddi kuvveti olmayan bir dava adamı için, o şartlar altında fikrini yayabilmenin en uygun yolu, bundan başka olamazdı. Bir müddet geçtikten sonra, Hazret-i Nuh, davetini alenileştirmeğe başlamıştı. Yavaş yavaş davet halkasını genişletiyordu. Müşrik kavmine, böyle gittikleri takdirde başlarına gelip çatacak dehşetli bir azabdan haber vermekteydi. Onlar ise, Hz. Nuh’u dinlememek için parmaklarını kulaklarına tıkıyor; yüzünü görmemek için de, elbiselerini başlarına örtüyorlardı.

Böylece hem O’nun moralini bozmak, hem de ye’se düşürmek istiyorlardı. Hatta zaman zaman, Hz.Nuh’u rencide edecek çok ağır sözler de söylemekteydiler. Bazıları daha da ileri giderek, işi kaba kuvvete kadar götürüyordu.Mesele bu kadar alevlenince Hazret-i Nuh Peygamber, davasını iyice alenileştirip açıkça ilan etmeye başladı. Fakat putperest kavim, kendilerini kurtuluşa ve selâmete çağıran şefkatli Nebi Hazret-i Nuh’u dinlememekte direniyordu. Tebliğ vazifesine engel olmak için, ne lazımsa yapıyorlardı. Fakat Hz. Nuh Peygamber, Rabbine dayanıp, yılmadan usanmadan ve onların zulüm ve hakaretlerine aldırış etmeden, kudsi davanın yolunda azimle ilerliyor, kavmini her fırsatta doğru yola çağırmaktan bir an bile geri kalmıyor, tebliğe mani olmak için zor kullanıldığı zamanlar, duruma göre bazan açıktan, bazan da gizliden gizliye hakkı anlatmaya devam ediyordu. İlâhi davasının yayılması için, önüne çıkan her fırsatı değerlendiriyordu.

Hazret-i Nuh Kavmin ileri gelenleriyle

Hazret-i Nuh, büyük bir azim ve sebatla, hiç yılmadan, senelerce hakkı tebliğe devam etti. Bu kadar büyük bir gayretin neticesi olarak, sayılan az da olsa etrafında bir müminler cemaatı meydana gelmeye başlamıştı. Nuh kavminin putperest idarecileri türlü türlü zulüm ve ihanetlere başvurdukları halde, ne Hazret-i Nuh’a ne de onun bu sadık ashabına hiç bir şey yapamıyorlardı. Her geçen gün insanların sayısının birer ikişer artması onları kahrediyordu, çeşitli endişelere sevk ediyordu. Bu sebeple, gün geçtikçe yayılan bu iman ceryanının kökünü kazıyacak yeni yeni yollar arıyorlardı.

Hz. Nuh ise, kendisine yapılan kötü muamelelerin hiçbi-rine aldırış etmiyor.

-”Ben, sizleri Allahın azabından korkutan bir peygamberim. Allahtan başkasına ibadet etmeyin. Yoksa sizi mahv u perişan edecek olan acıklı bir günün azabından cidden endişe ediyorum.” diyerek, tebliğine devam ediyordu.
Müşrikler, Hz. Nuh’a en çok şu noktadan itiraz ediyorlardı:

-”Sen peygamberim diyorsun. Halbuki sen de bizim gibi” bir insansın. Bizim gibi insandan nasıl peygamber olur? Hem senin peşinden gelen adamların hepsi de, aşağı tabakadan, fakir ve sefil insanlar. Eğer sen gerçekten peygamber olsan ve davan da hak olsaydı, sana bizim gibi akıllı ve eşraftan olanlar tabi olurdu. Sizin bizden hiç bir üstün tarafınız yok. Bu durumda bizim size tabi olmamızı nasıl isteyebilirsiniz”

Hazret-i Nuh ise, her seferinde onlara şöyle cevap veriyordu:

-”Ey kavmim! Benden önce gelen peygamberler birer insan olduğu gibi, ben de insanım. Rabbim beni peygamber olarak gönderip, davamı tasdik için de bazı mucizeler ihsan etmiştir. Ben de onları, davama delil olarak size gösteriyorum. Sizler bundan göz yumup iradenizi kullanmaz ve imana gelmezseniz bana bir zarar vermiş olmazsınız. Ben sizi zorla iman ettirecek değilim. Benim vazifem sadece tebliğdir. Fakat bu davranışınızla, kendi kendinize yazık etmiş ve elim bir azaba maruz kalmış olursunuz. Bana iman eden mü’minlere gelince onların fakirlerden veya zengin ve eşraf tabakasından olması, davamızın hakkaniyetine halel vermez. Peşimden gelenler, hakkı kabul edip doğru yolu seçtiler. Sizin geçici olarak sahip olduğunuz mallar ve evlatlar ise, sizin hakikati görmenize mani olup haktan yüz çevirmenize sebeb oldular. Ey kavmim, hakikat budur! Artık gerisini siz bilirsiniz.”

Her şeyi, madde, makam ve kuvvetle değerlendiren putperestlerin, Hazret-i Nuh’un ve ona tabi olanların fakirliğinden tahkir ederek bahsetmesi, onların insanlık ölçüsünden ne derece uzaklaştıklarını apaçık göstermektedir.

Ücretim Allah’a Aittir

Hazret-i Nuh’a yapılan bu itirazın altında: “Siz fakirsiniz, bizse zenginiz; bu nübüvvet iddiasıyla bizim mallarımızı elimizden alacaksınız.” şeklinde bir endişe de yatmaktaydı. Hz. Nuh onların bu endişelerini izale için şöyle diyordu:

-”Sizler benim hakkımda kötü zanlarda bulunuyorsunuz. Ben sizden tebliğ vazifesi mukabilinde, maddi bir menfaat istemem. Çünkü benim ücretim Allah’a aittir, bunda hiç şüpheniz olmasın. Benim bunca gayretim, sizin dünya ve ahiret menfaatiniz içindir. Siz böyle kötü zanlara ve yersiz endişelere kapılarak, beni yalanlayıp ahiret saadetinden mahrum kalmayın”.

Hazret-i Nuh’un bu cevapları, bazı hakperest kimseler üzerinde, derhal tesirini gösteriyor, onların hakka teslim olmalarına sebeb oluyordu. Neticede, muannit müşrikler, bu gibi itirazların Hz. Nuh’a davasını anlatmak için fırsat verdiğini görerek, bu taktikten vazgeçtiler; yeni bir stratejiye baş vurdular. Güya imana girmelerine, Hz. Nuh’a hep fakirlerin tabi olmaları mani oluyormuş gibi:

-”Ya Nuh, sen başından o fakirler topluluğunu kov! Biz onlarla beraber bulunmayı, bir zül telakki ediyoruz. Onları kovarsan biz de imana geliriz” diye sinsi bir teklifte bulundular.
Aslında niyetleri, imana gelmek değildi. Bu, sadece Hazret-i Nuh’la müminlerin arasını açmak içindi. Fakat Hazret-i Nuh, onların bu sinsi tekliflerini şiddetle reddetti.

-”Ben onları asla kovamam. Onlar ahirete ve Allah’a inanan kimselerdir. Allah’a iman edenlerin şanı ise, çok yücedir. Rableri onlara ahirette nice nice nimetler hazırlamıştır, halbuki sizler, üstünlüğü, geçici ve fani mal ve mevkilerde arıyorsunuz. Ne iman edenlerin kadrini ve ne de onları ahirette bekleyen nimetleri bilmiyorsunuz. Allah’a ve ahirete inanmadığınız halde, böyle bir teklifte bulunmanızın manası nedir? Böylesine kıymetli ve aciz olan mü’minleri sizin hatırınız için yanımdan kovarsam, beni Allah’ın azabından kim kurtarır? Şunu iyi bilin ki, sizlerin hepinizi şu halinizle onların bir tekine bile tercih etmem”.

Bu sözler, Nuh kavminin ileri gelenlerini kızdırıp, köpürtmeye yetmişti. Hz. Nuh’u açıktan açığa tehdide başlamışlardı.

-”Ey Nuh, eğer sen bu davandan vazgeçmezsen, seni öldürmekte asla tereddüt etmeyiz.”

Fakat bütün bu tehditler de bir fayda vermiyor, Hz. Nuh’u davasından alıkoyamıyordu. Bazı yeni taktikler denemeleri gerekmekteydi. Nihayet bunu da bulmakta gecikmediler. Nuh kavminin ileri gelenleri, kalpleri tevhit inancına meyilli olan kimseler arasında dolaşmaya ve onlarda “kavmiyetçilik” ve “atalara bağlılık” gibi hisleri tahrik etmeğe başladılar. Onlara; Vedd, Süva, Yeğüs, Yeuk, Nesr adındaki putları asla terk etmemeyi, asıl mabutlarının bunlar olduğunu, atalarının inancı bunlara tapmak olup bunları terketmenin onlara hakaret olacağını anlatarak yoğun bir propagandaya giriştiler. Halkın Hazret-i Nuh’a olan teveccühünü ve sempatisini kırmağa çabaladılar.

Bu yol, başlangıçta bir parça tesirli oluyordu. Çünkü kendi kendilerine ve geçmişlerine kusur ve cehalet isnat etmek, her insanın kolayca hazmedeceği bir şey değildir. Fakat bu taktik de başlangıçta biraz tesirli olmakla beraber Hz. Nuh’un ateşin beyanları karşısında tesirini yitirmişti.

Zalimlerin Müminlere Cefaları

Müşrikler, nihayet son çare olarak, suçları sadece Hz. .Nuh’a inanmak olan bu masum insanlara zulüm ve cefaya başladılar. Onları bu sayede hak yolundan döndüreceklerini zannediyorlardı. Hz. Nuh’a gönülden inanmış ve etrafında pervane gibi dönen müminler ise, maruz kaldıkları bu eza ve cefalardan kat’iyyen yılmadılar. Hz. Nuh’la beraber, putperest zalimlere karşı açıkça meydan okudular.

Kırk Sene Süren Kıtlık

Nuh kavminin, Hazret-i Nuh’a ve ashabına eziyet ve işkenceye başlamaları üzerine, Cenab-ı Hak kırk sene yağmurları kesti. Bu müddet zarfında onların malları ve hayvanları helak oldu. Bağları-bahçeleri kurudu, kadınları doğum yapmaz olup nesilleri kesildi. Bir zamanlar Hazret-i Nuh’la alay edip O’nu yalanlayanlar, şiddetli bir kıtlığa duçar oldular. Geçim sıkıntısından ne yapacaklarının şaşkınlığı içinde, ister istemez Hazret-i Nuh’a müracaat ederek, bu tahammül sınırını aşan sıkıntılardan nasıl kurtulabileceklerini sordular, Hz. Nuh da şöyle cevap verdi;

-”Ey kavmim, başınıza gelen bunca belalar, işleyegeldiğiniz günahlar ve kusurlar yüzündendir. Allah’a ibadeti bırakıp putlara taparak Kâinatı yaratan Cenab-ı Hakkı gazaplandırdınız. Bu sebebden yağmurlar kesildi. Sizin yüzünüzden masum hayvanlar da zarar gördü. Ama sizin rabbiniz günahları affedici, Rahim ve Kerim’dir. Rabbinizden kusur ve günahlarınızın bağışlanmasını isteyin ki, sizi affedip üzerinize yağmuru göndersin. Mallar ve evlatlar ihsan ederek imdat etsin. Sizin için Cennet gibi bağlar-bahçeler ve onların arasından şırıl şırıl akıp etrafına Allah’ın izniyle hayat bahşeden nehirler yaratsın”.

-”Ey kavmim, ne oldu size ki, Allah’ın büyüklüğünü bir türlü anlıyamıyorsunuz. Size dünyada ve ahirette sonsuz nimetler ihsan edecek Rabbinize ibadet etmeyip putlara tapıyorsunuz. Bu size hiç yakışır mı? Halbuki Allah’ın büyüklüğüne ve Hak Mabud olduğuna o kadar çok deliller vardır ki, saymakla bitmez. Siz kendi yaratılışınıza bakıyor musunuz? Sizi yoktan var eden, sıra ile toprak, sonra nebat, sonra gıda, sonra nutfe, sonra kan pıhtısı, sonra et parçası, sonra etle karışık kemik yığını ve sonra da ahsen-i takvim üzere insan suretinde yaratan Allah, sizi sayısız cihazlar ve duygularla teçhiz etmiştir. Sizi böylesine ulvi makama yükselten Allah daha yüksek makamlara çıkaramaz mı ki, O’na inanmıyor’ ve ibadet etmiyorsunuz.”

-”Eğer bu ince hakikatları anlamakta güçlük çekiyorsanız, başınızı kaldırıp Cenab-ı Hakkın gök yüzünü nasıl tabaka tabaka yarattığını, ayı ve güneşi size nasıl ısındırıcı ve ışık verici bir lamba ve soba yaptığını ve her zaman görüp durduğunuz binlerce yıldızları direksiz nasıl durdurduğunu düşünün. Bütün bunları yapan yer ve göklerin yaratıcısını, hâlâ tanımayacak mısınız?”

-”Ey kavmim, Gök yüzüne bakarak da Allah’ın bir ve ortaksız olduğunu anlıyamadınızsa, hiç olmazsa her zaman muhtaç olduğunuz ve bütün gün onun için çalıştığınız rızkınıza bakın. Eğer yeme-içmeyi terk etseniz hayatınız sona erer. Başlangıçta topraktan yaratıldığınız gibi, hayatınız yine topraktan biten gıdalarla devam ediyor.”

Hazret-i Nuh bütün fesahat ve belagati ile hakikati kabul ettirmek için delil üstüne delil getiriyor; kavminin, bu kıtlık münasebetiyle acz ve zaaflarını anlayıp kendine müracaat ettikleri bu anı, değerlendirmeye çalışıyordu. Onları hakka davet için bundan daha güzel fırsat olamazdı. Kavmime geniş geniş vaaz ve nasihatta bulunduktan sonra, nihayet sözlerini şu şekilde bitirdi:

-”Nihayet bir gün ölecek kabre gireceksiniz. Rabbiniz sizi bir müddet kabirde beklettikten sonra, oradan çıkaracak ve amellerinizin ceza veya mükâfatını verecek. Ey kavmim, artık insafa gelin, Allah’a iman edip, putlara tapmaktan vazgeçin, sizi bekleyen dehşetli bir belâdan Allah’a sığının.

Nuh Kavminin Son Cevabı

Fakat ne yazık ki, Nuh kavmi, öne sürülen bütün bu delillerden zerre kadar müteessir olmadılar. Bilakis Hazret-i Nuh’a çok kızdılar. “Senin bize imana davet etmekten ve azabla korkutmaktan başka bir şeyin yok mu? artık yeter” dercesine Hazret-i Nuh’a şiddetle çıkıştılar:

-”Ey Nuh gerçekten bizimle çok mücadele ettin, bunda da oldukça ileri gittin. Bu işe başladığın günden beri, bizi devamlı olarak azabla korkutup durdun. Artık sabrımız taştı. Eğer sözünde doğru isen, şu azabı getir de görelim. Artık ne olacaksa olsun”

Görüldüğü gibi, Allah’a inanmayan Nuh kavmi, Hz. Nuh’un sık sık haber vermiş olduğu, Allahtan gelecek ilâhi azaba da inanmıyordu. Hz. Nuh’da ise, zaten böyle bir felâketi gerçekleştirecek ne kuvveti, ne de imkânı görmüyorlardı. Şu halde azab haberi, onlara göre kuru bir tehditten başka bir şey değildi. Hz. Nuh, haber verdiği ilâhi azabın vukuuna, kendi şahsının bir tasarrufu imiş gibi bakıldığını görünce, bu yanlış kanaati düzeltmek için, şöyle dedi:

-”Ey kavmim, size azabı ben değil; yerin, göğün ve her şeyin Yaratıcısı olan Allah getirir. Ey insanlar, felaket gelip size çatınca, ne ile mukabele edeceksiniz. Felâketten kaçıp kurtulacak bir yeriniz mi var? Kaçacağınız her yer, Allah’ın mülküdür. Eğer Allah sizin zulüm ve taşkınlığınızdan dolayı, sizin helakinize hükmetmiş ise, artık benim yapabileceğim hiç bir şey yoktur. Siz iradenizi kullanıp gönül rızasıyla imana girmezseniz, sizi kimse imana getiremez ve başınıza gelecek olan bir azaba da mani olamaz.”

Hazret-i Nuh Peygamber in Duası

Hazret-i Nuh, peygamberlik vazifesine başladığı günden beri hep böyle güzel nasihatlarla yılmadan usanmadan kavmini hakka davet ediyordu. Onlar ise durmadan onu yalanlıyor, alay ediyor ve hattâ hakaret ediyorlardı. Zaman zaman şiddet de kullanıyorlardı. Bu durum 950 senedir devam edip geliyordu. Hazret-i Nuh, bu müddet içinde kavminin ıslahı için yapılabilecek her şeyi yapmıştı. Son olarak kavmi, kendisini zorla tebliğden men’edince ve ilahi azabın gelmesini açıkça istemeğe başlayınca, artık onların ıslahından, tamamıyla ümidini kesti. Cenab-ı Hakka şu şekilde dua etmeye başladı:

-”Ey Rabbim, artık bu zalim kavme karşı mağlup düştüm! Daha evvel vadetmiş olduğun yardımı yap. Bunlar bana kesin olarak isyan ettiler. Sana ibadet etmemekle kalmayıp putlara da taptılar. Ya Rab, artık sen o zalimlerin dalâlet ve helakinden başka bir şeylerini artırma. Yeryüzünde kâfirlerden tek kimseyi sağ bırakma. Şayet onları bırakırsan, o zalimler sana ihlasla ibadet eden kullarını da yoldan çıkarır, insanlar arasında fesat çıkarmak ve kötü nesil yetiştirmekten başka hiç bir şey yapmazlar.”

-”Ey Rabbim, Kavmim beni kafi olarak yalanladı. Artık onlarda hakkı kabul edecek bir kabiliyet kalmadı. Artık benimle onlar arasındaki hükmü sen ver de beni ve beraberimdeki müminleri kurtar. Ey Rabbim, Beni, anamı, babamı, iman etmiş olarak evime girip çıkanları, kıyamete kadar gelecek erkek ve kadın müminleri, sen eyle! Zalimlerin de helakinden başka bir şeylerini artırma.”

Cenab-ı Hak Hazret-i Nuh’un bu duasına cevap olmak ve bundan sonra ne yapacağını bildirmek üzere ona şöyle vahyetti:

-”Ey Nuh, bundan sonra senin kavminden hiç kimse, artık asla sana iman etmiyecektir. Sen üzüntüyle kendini mahvetme. Yalnız bizim nezaretimiz altında, sana talim ve vahyettiğimiz şekilde bir gemi yap. Sonra yer ile gök birbirine karışıp zalimler heiâk olurken şefkat ve merhametinden dolayı boğulan zalimler hakkında ve onlar lehinde bana sakın bir niyazda bulunma. Çünkü onlar bunu hak ettiler.”

Geminin İnşa Edilmesi

Hazret-i Nuh, Cenab-ı Hakkın emri özerine en büyük mucizesi olmak üzere tarihte iik gemiyi inşa etmeye başladı. Bütün peygamberlere vahiy getirip onlara her zaman yardım eden Âleyhisselâm, Hazret-i Nuh’a, 950 senelik daveti esnasında yardımcı olduğu gibi geminin inşasında da Allahın emri üzerine yine yardım ediyordu. O, geminin nasıl yapılacağını tarif ediyor, Hazret-i Nuh da ona göre gemiyi inşa ediyordu. Sıkıntılı ve elemli günlerde, Hazret-i Nuh’un etrafından ayrılmayıp, canları pahasına sabır ve sebat gösteren ihlaslı müminler; geminin inşasında da aynı beraberliği devam ettiriyorlardı. Bu arada kendilerine tebliğ yapılmaktan vaz geçildiği için tecavüzlerini kısmen durduran müşrikler, geminin yapıldığı yere uğradıkları zaman, Hazret-i Nuh ve müminlerle alay ederlerdi. Hazret-i Nuh’a;

-”Ey Nuh, Peygamberlikten vaz geçerek dülger mi oldun?” diyerek sataşırlardı. Müminler de onlara, “Siz. yerden ve gökten fışkırarak her yeri istila edecek olan sulara boğulurken, biz şu yapmakta olduğumuz gemi ile, sizi boğan sular üzerinde emniyetle yüzeceğiz. Siz zulmünüz ve küfrünüz sebebiyle, odunu insanlar ve taşlar olan Cehennemde yanarken, bizler Rabbimizin rızasını kazanarak, ebedi Cennetlerde nice nimetlere nail olacağız. Bu suretle, dünyada siz boğulurken, biz kurtulduğumuz gibi; Ahirette de, siz Cehennemde azab çekerken, bizler Cennetlerde Rabbimizin lütfuyla yine mesut olacağız. O zaman biz de sizlerle alay edip sizlerden intikamımızı alacağız” diye mukabelede bulunuyorlardı.

Böylece günler geçti ve nihayet bir gün geminin inşası tamamlandı. Bazı rivayetlere göre bu iş iki veya dört sene devam etmiştir. Sert Abanoz ağaçlarının tahta şeklinde yanyana kuvvetli bağlarla bağlanıp çakılmasıyla- meydana gelen geminin, üç katlı olduğu da rivayetler arasındadır. Hazret-i Nuh’tan, gemisinden ve Tufan’dan tafsilatlı haber veren Hud Sûresinin 40. âyetinde, bu geminin ocağı ve buhar kazanı olduğuna dair de işaret vardır. Ebû Hayyan ve Elmalı tefsirlerinde, bu âyette zikredilen gemi, buharlı gemi olarak tefsir edilmiştir.

Gemiye Biniş

Cenab-ı Hak daha evvel Hazret-i Nuh Peygamber’e, geminin tamamlanıp harekete hazır hâle geldiği ânın, aynı zamanda tufanın başlangıcı olduğunu vahyetmişti. Ve gemiye, iman etmiş kimselerle, onların ehlini ve bütün hayvanlardan birer çift almasını emretmişti. Gemi bitmek üzere iken her türlü hazırlık tamamlanmış, insanlardan ve hayvanlardan gemiye binecek olanlar geminin etrafına toplanmışlardı. Nihayet ilâhi emir gelip gemi harekete geçirileceği zaman, önce her türden bir çift hayvan gemiye yüklendi. Sonra da müminler, “Bismillah” diyerek emniyet içinde gemiye bindiler.

O gün Recep Ayının onuncu günü idi. Gemiye binen müminler, seksen kişi kadardı. Hazret-i Nuh’un 950 senelik uzun bir hizmetinin neticesinde, kendisine mü’minlerden ölenler hariç ancak bu kadar kimse inanmıştı. Hazret-i Nuh, vazifesinin sadece tebliğ, neticesinin ise Allah’a ait olduğunu bildiği için, “Niçin bu kadar az ümmetim var” diye ye’se düşmüyor ve üzülmüyordu. İnsanlara hidayet vermek, Allah’ın vazifesi idi. Kendisi ise ancak bir tebliğ edici idi. Binaenaleyh, “niye bu kadar az sayıda insanı irşat ettin” diye bir hesaba çekilmiyecek; hiç kimse kendisine iman etmese bile, peygamberlik vazifesinin büyük ücret ve mükâfatını alacaktı.

Hazret-i Nuh’un Kâfire Karısı

Hazret-i Nuh’un, Vâile ismindeki karısı, Hz. Nuh’a iman etmemiş olduğu için, gemiye binmedi. Vâile, Hazret-i Nuh’a inanıp O’na dava arkadaşı ve can yoldaşı olacağı yerde, bu liyakati gösteremeyip küfürde israr etmişti. Bununla da kalmayıp, Hazret-i Nuh’un gizli sırlarını kavmin müşrik reislerine ulaştırmakla, O’na ihanet edip arkadan vurmaya da çalışmış idi. Hazret-i Nuh’un yüzüne karşı “Mecnun” diyecek kadar küstahlıkta da ileri gitmişti.

Hazret-i Nuh’un Oğluna son defa hitabı

Herkes gemiye binmiş, tufan başlamıştı. Bu esnada Hazret-i Nuh’un oğullarından biri olan Kenan, bir köşede tek başına duruyordu. Anası gibi o da Hz. Nuh’a iman etmemişti. Şimdiye kadar Ken’an’a sözünü dinletemeyen Hazret-i Nuh; hem babalık, hem de Nübüvvet şefkati ve merhametinin galeyanı sebebiyle, belki son anda imana gelir düşüncesiyle O’na şöyle hitap etti:

-”Ey oğulcağızım, gel, bizimle gemiye bin! İmana gel. Kâfirlerle beraber olma. İşte görüyorsun sular yükselmiye başladı.”
Ken’an ise eski inadında İsrar ediyordu. Babasının kendisine şefkatle uzanan ellerini iterek:
-”Hayır, binmem! Senin gemine bineceğime bir dağa iltica ederim. O dağ beni boğulmaktan kurtarır.” diye cevap verdi.
Hazret-i Nuh O’nu yine ikna etmeye çalıştı.
-”Oğlum bu gün iman ve itaatlariyle Allah’ın ve merhametine mazhar olanlardan başkası için, kurtuluş yoktur. İnat etmenin manası yok. Bak işte sular etrafımızı sardı bile.”
Hz. Nuh sözlerini bitirmeye kalmadan, kendisi ile oğlu Ken’an arasına büyükçe bir dalga girmiş ve Ken’anı sürükleyip götürmüştü.

İman ve Hidayet Yolu

Hazret-i Nuh Peygamber’in gerek hanımının ve gerekse oğlunun, O’nun bütün gayretlerine rağmen kâfir olarak ölmelerinde, çok ibretler vardır. İnsanlar bizzat kendi iradelerini kullanarak imana talip olmadıkça, Allah kimsenin kalbine imanı zorla koymaz. İmanı elde etmiş kimselerin kalbinden de, hiçbir sebeb yokken, imanı zorla çekip almaz. Kul kendi fiil ve hareketleriyle mü’min olma liyakati kaybederse, Allah da onun kalbindeki iman nurunu söndürür. O kulu küfür karanlıklarına terkeder.
Evet, insanın içinde yaşadığı muhitin ve çevrenin, insan üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Ekseriyetle iyi muhitte olanlar iyi, kötü muhitte yaşayanlar da kötü olduğu bir gerçektir. Fakat bu, iyi veya kötü oluş sebeblerinden sadece bir tanesidir. Nitekim bazan aksi de olabilmektedir. İşte Hazret-i Nuh’un karısı ile oğlunun durumları. Bunlar, Peygamber ocağında yaşadıkları ve iyi bir muhitte bulundukları halde, irade ve ihtiyarlarını kötüye kullanarak iman etmemişlerdir. Demek ki, asıl mes’ele; kişinin hür irade ve ihtiyariyle, küfür ve iman yolundan birisini tercih etmesinde düğümlenmektedir, imânı elde etmek için, evvela insanda arzu, cehd, gayret ve takip lâzımdır. Allah’ın O’nu ihsan etmesi işte bu mukaddemeler üzerine tecelli edecektir. İnsan da böylece Mü’min bir kul olacaktır.

Sa’d Taftazani, “Kulun irade-i cüz’iyyesinin sarfından sonra, onun kalbine Cenab-ı Hak tarafından ilka edilen bir nurdur.” diye tarif ederek, bu gerçeği, en güzel şekilde ifade etmiştir.

Hazret-i Nuh’un En Büyük Engeli

Hazret-i Nuh’un 950 sene gibi uzun zaman devam eden tebliğ vazifesinde karşılaştığı güçlüklerde ve çektiği eza ve cefalarda ve nihayet, “Ya Rab, Ben artık mağlup düştüm” demesinde; karısının ve oğlunun kâfir oluşunun ve kâfirler hesabına, aleyhinde çalışmasının da bir ölçüde tesiri olmuştur. Hazret-i Hatice Validemizin Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) daha ilk andan itibaren bütün ruhu canıyla yardımcı olup elinden gelen her türlü yardımı yapması gibi; karısı Vâile ve oğlu Ken’an da Hazret-i Nuh’a yardımcı ve destek olsaydılar, herhalde Hazret-i Nuh’un çektiği eza ve cefalar, bir derece daha hafifleyecekti.

Dahildeki huzursuzluk, insana hariçten gelen huzursuzluktan daha tesirli ve yıkıcıdır. Hariçteki huzursuzluklar, kapıyı örtünce dışarda kalır. Evinde huzur varsa, insanın bütün üzüntüsü, elemi, ızdırabı hafifler. Vazifeye devam için taze bir kuvvet ve zinde bir şevk alır. Ama dışardaki can sıkıntısı ve yorucu haller, evde de devam ederse şevk ve azim kırılır, muvaffakiyet azalır.
İşte Hazret-i Nuh, dışarda putperest ve zalim bir kavime, içerde de onlarla işbirliği yapan oğlu Kenan ve karısı Vâile’ye karşı çetin bir mücadele vermek zorunda kalmıştı.

Nuh Tufanı

Hazret-i Nuh’un oğlu Ken’an’la konuşması esnasında sular geminin bulunduğu seviyeye yükselmiş ve bir dalga gelip Ken’an’ı alıp götürmüştü. Artık gökten bardaktan boşanırcasına yağıyor, yerden sular fışkırıyor ve çok şiddetli esen kasırgalar da, dağlar gibi dalgalar meydana getiriyordu. Karalar yavaş yavaş sulara gömülmekte ve gittikçe gözden kaybolmaktaydı. Fakat, dağlar gibi dalgalar arasında tam bir emniyet içinde yüzen Hazret-i Nuh’un gemisinde, huzur ve sükûn hakimdi.
Herkes halinden memnundu. Kendi kurtuluşlarına mukabil, senelerce kendilerine eza ve cefadan geri durmayan kâfirler güruhunun boğulmasına seviniyor, Hazret-i Nuh’la birlikte hamd ve şükürle günlerini geçiriyor ve tufanın sonunu bekliyorlardı. Hazret-i Nuh’a gemi yapması emri verildiği zaman, ayrıca gemiye mü’minleri, kendisinin ve O mü’minlerin evlat ve iyalini ve bir de hayvan neslinin devamı için, her türden birer dişi ve erkek hayvan alması emredilmişti.
Gemiye insanları yüklerken, öz oğlu olan Kenan’ı da içeri almak istemesi, Allah’ın bu emir ve iznine binaendi. Fakat buna muvaffak olamadan, Kenan boğulup gidince, Hazret-i Nuh bunun hikmetini bir anda anlayamamış; Cenab-ı Hakka şöyle niyazda bulunmuştu:

-”Ya Rabbi, oğlum Kenan benim ehlimdendir. Sen ise ehlimin necatını vadetmiştin. Halbuki sen va’dinden asla dönmezsin.”
Cenab-ı Hak cevaben şöyle buyurmuştu :
-”Ya Nuh, şunu iyi bil ki, o, senin ehlinden değildir. Zira o, kötü amel sahibi bir kâfirdir. Öyle ise, esasına vâkıf olmadığın, hikmetini bilmediğin şeyi benden sorma.”

Cenab-ı Hakkın bu ikazı üzerine Hazret-i Nuh, isteğinin isabetsizliğini anlamış, mahcup ve mahzun olmuştu. Demek ki, sadece nesebi yakınlığın, Allah katında hiç bir değer ve kıymeti yoktu. Nesebi yakınlığın şefaat vesilesi olabilmesi ‘için, imânın da bulunması, gerekliydi.
Talebinin yersizliğini bu şekilde anlayan Hazret-i Nuh, derhal:
-”Ey Rabbim, mahiyetini bilmediğim bir şeyi senden sormaktan sana sığınırım! Eğer sen beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, beni kim bağışlar ve merhamet eder? O zaman ben zarar edenlerden olurum.” diyerek Cenab-ı Hakka iltica etmiş ve O’nun merhamet ve affına mazhar olmuştur. Recep ayının 10′unda başlayıp bütün şiddetiyle devam eden Tufan suları, kısa bir müddet sonra, bütün karaları kapladı. Yeryüzü sadece denizlerden ibaret oldu. En yüksek dağlar bile görünmez olmuştu. Mü’minler selamete ermiş; kâfirler ise, tek kişi kalmamak üzere helak edilmişti. Vaad-i ilâhi böylece tahakkuk etmiş oluyordu.

Tufanda Neredeydi?

[quote] Daha evvel de belirtildiği gibi, Cenab-ı Hak Hazret-i Âdem’i yaratıp O’na secde etmesini emretmesi üzerine. Şeytan, gurur ve kibire kapılıp secde etmemiş ve Allah’a asi olmuştu. Bu yüzden huzur-u ilâhiden kovulurken, insanları azdırmak için Cenab-ı Hak’tan kıyamete kadar yaşama müsaadesi istemişti. O’nun bu isteği kabul edilerek, ölümü Allah’ın meşietiyle kıyamete kadar tehir edilmişti.
Bu bakımdan şeytan için Tufanda boğulmak bahis mevzuu değildi. Kaldı ki, Şeytanın vücut yapısı, insandan farklıdır. Yaşayış tarzı, tamamen ayrıdır. Tufan sırasında boğulması, bu açıdan da imkânsızdı. Binaenaleyh bazı tarihlerin, tufanda boğulmaması için, bazı akıl dışı yollarla Şeytanı Nuh’un gemisine bindirmeleri, lüzumsuz bir gayrettir. Ve hurafat ve İsrailiyattan ibarettir.[/quote]

Tufanın Sona Erişi

Bu kâinatın haşmetli Sultanının askerleri içinde iki nefer olan yer ve gök, Cenab-ı Hakkın “Hücum” emriyle ortalığı târ u mâr edip bütün kâfirleri helak, ettikten sonra, yine O Sultanın: “Ey Arz sen suyunu yut! Ve ey Sema, Sen de suyunu tut.” Emri üzerine, hücumdan vazgeçip karargâhlarına döndüler. Böylece Arz suyunu yuttu, Sema da suyunu tuttu. Suların çekilmesiyle, dağlar gibi dalgalar arasında hiç bir hasar görmeden ve yolcularına hiç bir zarar gelmeden, Hazret-i Nuh’un gemisi O zamanlar Cûdi diye bilinen Musul yakınlarındaki küçük bir dağa oturdu. Karaların kuruyarak yaşamaya elverişli hale gelmesi üzerine, Cenab-ı Hak Hazret-i Nuh’a şöyle vahyetli:

-”Ya Nuh, Sen ve seninle beraber olan mü’minler, üzerinize tarafımızdan ihsan edilen bereket ve selâmetle, hep beraber yeniden yeryüzüne inin. Gerçekten kâfirler helak olup kurtuldular. Lâkin bu böyle devam etmiyecek. Senden ve senin yanında bulunanlardan, bereketli bir zürriyet gelecek. Onları yeryüzünde bir müddet yaşatacağız. Sonra da şimdi olduğu gibi günahları sebebiyle onlara tarafımızdan elem verici
bir azap isabet edecektir.”

Tufan Hakkında İlim Ne Diyor

İhtiyar dünyamızın yaşı, Kozmik (ateş) safhası hariç, üç milyar yıl civarında tahmin edilmektedir. Bu uzun zamarf içerisinde dünyamızın müteaddid defalar, Transgerissiyon (Deniz basması) ve Regressiyon (Deniz çekilmesi) olaylarına sahne olduğunu, Jeoloji ilmi tesbit etmiştir. Deniz basması hadisesinden sonra, denizlerin çekilmesi hadisesinin yüzlerce yıl devam ettiği gibi, bir kaç ay gibi kısa bir zaman sürdüğü de yine ilmen sabittir. Jeoloji ilmine göre yeryüzünde insanın yaratılışı Kuvaterner (Dördüncü zaman) in Holosen Devri ortalarına raslar. Yeryüzü son olarak insanın yaratılışından bir müddet sonra, kısa süreli bir deniz basması ve çekilmesi hadisesine şahit olmuştur.
Deniz bastığı zaman, O sahalarda tortul kayalar meydana gelmekte ve bunların kalınlığı bu deniz basması ve çekilmesi hadiselerinin zamanını vermektedir ki son deniz basması hadisesinde meydana gelen tortul kayaların kalınlığı bu hadisenin birkaç ay gibi kısa bir zaman devam ettiğini ortaya koymuştur. Böylece Kur’an-ı Kerimin on dört asır evvel haber verdiği bir hakikat, bu gün ilmi araştırmalarla da tesbit edilmiş oluyor.

Gerçekten dünyamız pek çok safhalardan geçtikten sonra, insanın yaşamasına elverişli hale gelmiştir. Hazret-i Âdemin Dünyaya gönderildiği devreye Dördüncü zamanın Holosen devri diyen ilim, “İnsan neslinin zuhurundan bir müddet sonra, birkaç ay süren bir deniz basması ve çekilmesi hadisesi vuku bulmuştur” derken, büyük ihtimalle altı ay kadar süren Hazret-i Nuh Tufanı hadisesini ifade etmiş olmaktadır.
Deniz basması ve çekilmesi hadiselerine, tortul kayaların yanı sıra sadece denizde yaşayan hayvanların yüksek dağ başlarında bulunması da ışık tutmakta ve isbat etmektedir. Bu fosillerin yaşlarının farklılığı da, bu hadiselerin birkaç defa olduğunu gösterir. Transgerissiyon ve Regressiyon hadiseleriyle, med ve cezir hadiseleri birbirine karıştırılmamalıdır. Bunlar birbirinden farklıdırlar.

Tufanın Kapladığı Alan

Birçok alimlerin görüşüne göre, Tufan hadisesi, Arabistan yarımadası ve civarını içine almıştır. Çünkü o zaman insanlar sadece buralarda yaşıyorlardı. Bu bakımdan Tufan, bütün insanları içine almakla insanlık bakımından umumi olmuş; fakat sadece bu insanların yaşadığı sahayı içine almakla, yeryüzüne nisbetle de hususi kalmıştır. Cenab-ı Hakkın izniyle tufanın sona ermesi, geminin karaya oturması ve yeryüzünün yaşamaya elverişli hale gelmesiyle, gemidekiler altı ay sonra, on Muharrem günü, kimsenin burnu bile kanamadan karaya ayak bastılar. O gün kurtuluşlarına bir şükran borcu olarak, oruç tuttular. Yiyecek ve içeceklerden ellerinde kalanın hepsini bir araya getirip, Aşure çorbası dediğimiz yemeği yaptılar. Hayalen o günleri yaşamak ve ibret almak, onların kurtuluşuyla bizim de dünyaya gelmemize vesile olduklarını hatırlayıp hamd ve şükürlerde bulunmak için, Muharremin onuncu gününde bizim de oruç tutmamız sünnet olmuştur.

Yeni Bir Hayat Başlıyor

İnsanoğlunun yeniden çoğalmasına Hz. Nuh sebeb olduğu için, ona, “Ebu’l-Beşer-i Sani” (İnsanoğlunun İkinci babası) veya “Adem-i Sani” (İkinci Âdem) denilmiştir.
Hazret-i Nuh, sabır, sebat ve azimde- nümune-i imtisal idi. Gizli ve açık her yerde Allah’a yalvarır, kalbini bir an bile ondan ayırmazdı. Her işinin başında Bismillah, sonunda Elhamdülillah derdi. Hiçbir halinden şikâyetçi olmazdı. Her halü kârda şükrettiği için, Kur’anda Şekûr (Çok, çok, bol bol şükreden) sıfatıyla tavsif, buyurulmuştur.

Hazret-i Nuh, kırk yaşlan civarında peygamber olduktan itibaren, 950 sene hiç yılmadan Risalet vazifesini ifa etmiştir. Sonra Tufana şahit olmuş ve kuvvetli rivayetlere göre, Tufan, sonrası altmış senelik bir ömürden sonra Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. O’nun bütün ömrü, 1050 senedir. Tufandan sonra insanoğlu, Hazret-i Nuh evlatlarından ve onunla beraber olanların neslinden çoğalmıştır. Rivayete göre, Hazret-i Nuh’un oğullarından SAM, Arap, Fars ve Rumların babası; HAM, Sudanlıların babası; YÂFES de Türklerin babasıdır. Dünya üzerindeki milletler, sadece yukarda ismi geçen milletlerden ibaret olmadığına göre, diğer milletler de, Hazret-i Nuh’la beraber kurtuluşa eren mü’minlerin neslinden olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.

Mesaj Yazın

E-Mail adresiniz sadece bizde kalır.Gerekli Alanlar İşaretlidir *

*


6 + = onbir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>