Anasayfa » Peygamberler Tarihi » Hud Peygamber (A.S)

Hud Peygamber (A.S)


Pin It

Sen bizi mabutlarımızdan çevirmek için mi geldin?Eğer tehditlerin doğru ise,vadettiğin azabı getir görelim dediler.Hud Peygamber in artık sabrı kalmamıştı

Hud Peygamber

Hud Peygamber

Ad Kavmi

Nuh tufanından sonra dünyada yeniden bir hayat başlamış ve hızla çoğalan insanlar, Arap yarımadasının çeşitli bölgelerine yayılmaya başlamışlardı. Bu arada Hz. Nuh’un torunlarından biri olan Ad da, Yemen’de Hadramut civarında Ahkaf adıyla bilinen bir yere yerleşmişti. Ad’ın nesli çoğala çoğala nihayet büyük bir kavim oldu. Bu kavim, dedeleri Ad’a nisbetle, Ad Kavmi diye anılmaya başladı.
Ad Kavminin yaşadığı yarlerin suyu ve yağmuru bol ve toprağı çok verimli idi. Bağlar-bahçeler, yeşil-yeşil vadiler her tarafı çepeçevre sarmıştı. Bu kavmin insanlarının boyları uzun, cüsseleri de boylarına uygun olarak iriydi. Güçleri kuvvetleri, boyları ve cüsseleriyle meşhur olan bu insanlar, tuttuklarını koparacak ve kayaları kolaylıkla tuz-buz edecek bir yapıya sahiptiler. Bu maddi güçlerine bağ, bahçe, tarla, hayvan ve bereketli nesiller de ilave olunca, dünyada onlar için ulaşılacak daha üstün bir kalmıyordu.

Şükürden Şirke

Yavaş yavaş nesilce çoğalıp maddeten de zenginleşirken, peygamber devrinin epeyce arkada kalması ve tevhid dinine cehalet bulutlarının perde olması sebebiyle, Ad kavminin inanç ve itikatlarında bir takım sarsılmalar, zayıflamalar başlamıştı. Kendilerine bahşedilen bu kadar maddî-manevî imkanların birer nimet olduğunu unutmuşlar, ve o nimetler üzerinde o nimeti vereni görmedikleri için, zamanla şükrü bırakıp şirke düşmüşlerdi.
Nuh kavminin helak olmasına sebeb olan putlara tapmayı yeniden ihya etmişlerdi. Güç ve kuvvetin, maddî refahın verdiği gururla sarhoş olup sefahete dalmışlardı. İşlek yolların kenarına yüksek-yüksek kuleler, büyük-büyük kâşaneler ve binalar yaparak kendilerini buralarda tamamen oyun ve eğlenceye vermişlerdi.

Ad Kavmi böyle umumi yerlerden başka, yüksek tepelerde de kireçle dondurulmuş gayet sağlam ve muhteşem saraylar yapıyorlardı. Dünyada misli görülmemiş bir ihtişama sahip olan bu sarayların içlerinde ve bahçelerinde havuzlar vardı. Bunlar akıllara hayret verecek şekilde süslenmişti.

Ahlâkı ve insanlığı sukut etmiş bir cemiyetin elinde, kuvvetin ve maddî imkanların nasıl bir aleti olacağı açıktır. Ahlak ve insanlık namına ne varsa her şeylerini kaybeden Âd kavmi, ellerindeki maddî imkânlarla etrafa dehşet salmakta idiler. Fakir halkı komşu kabileleri zulümleri altında inletiyorlardı. Onları gibi çalıştırıyor, çeşit,çeşit işkencelere tabi tutuyorlardı. İşkence etmekten adeta zevk duyuyorlardı. Böylece, putlara tapıp Allah’a şirk koşmakla manevi hayatlarını; insanlara hunharca muamele etmekle de insani taraflarını kaybederek manen hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşmüşlerdi.

Hazret-i Hud’un Peygamber Oluşu

Bu zalim ve hunhar kavim içinde, halim-selim ve müşfik bîr kimse yaşıyordu ki, bu zatın nesli, bir kaç nesil öncesinde Hazret-i Nuh’a dayanıyordu. Ve ismi de Hud idi. Hud, temiz ve itibarlı bir aileye mensuptu. Doğruluğu, dürüstlüğü, cesareti, zekâsıyla kavmi içerisinde sevilir bir zat olmuştu. Halkın öylesine güvenini kazanmıştı ki, O’na “Emin” lakabını vermişlerdi. ‘
Hz. Hud, kavminin sapıklık ve zulümlerine son derece üzülüyor, fakat karşı da çıkamıyordu. Vaziyetin bu derece vahametine rağmen, içinde yine de bir ümit vardı. Ya o birşeyler .bekliyor, veya Onu bir şeyler bekliyordu. Nihayet beklediği oldu. Diğer peygamberler gibi, Hazret-i Hud da, bu yoldan çıkmış kavmini iman ve istikamet yoluna getirmek için, vazifesiyle vazifelendirildi.

Hazret-i Hud Peygamber in Mücadelesi

Hud Aleyhisselam, kavminin huy, ahlâk ve mizacını ve onların hassas ve zayıf damarlarını bildiği için, bu hususları göz önünde bulundurarak günün şartlarına uygun bir şekilde irşada ve tebliğe başlamıştı. Allahtan başka şeylere ibadet eden, maddî güç ve kuvvetleriyle gururlanan kavmini putlara tapınmayı terkederek, Allah’a iman etmeye davet ediyordu. Kavmine, sahip oldukları güç ve kuvvetin, Allah tarafından verildiğini hatırlatıyor; onları Allah’a karşı şükür ve ibadete, günahlardan tevbeye çağırıyordu. Fakat kavminin, Hud A.S.’ı dinledikleri yoktu. Hz. Hud Peygamber, onların bu haksızlıklarını yüzlerine vurur, dalalet ve sefahatte olduklarını ifade ederdi.
Hazret-i Hud’un bu sözlerine kavminin tepkisi çok sert oluyordu:

-”Biz değil, asıl sen sefahattesin ve yalancısın, Bu kadar ahali delalette, sefahattedir ve yalancıdır da, sadece sen mi doğru yoldasın? Şaşarız senin aklına.” diyorlardı.

Hazret-i Hud, onların bu sert cevablarına, yumuşaklıkla ve insaflarına hitab ederek karşılık verirdi:

-”Ey kavmim! Benim sefih olmadığımı siz de biliyorsunuz. Yalan söylemediğimi, etmediğimi sizler kendiniz söyleyerek bana “Emin” diyordunuz. Benim hayatım sizin içinizde geçti. Bana böylesine ithamlarda bulunmakla, kendi kendinizi itham etmiş olmuyor musunuz? Ben ancak alemlerin rabbı olan Allah’ın emirlerini tebliğ ederek sizi doğru yola davet eden bir peygamberim. Başka bir maksat ve gayem yoktur.
Hz. Hud bu gibi sözlerle kavmini hak ve istikamete davet ediyor, onların iman dairesine girmeleri için bütün gücüyle çabalıyordu. Fakat bütün bu çabalara rağmen, Ad kavmi Hz. Hud’a kulak vermiyor ve bildiklerinden şaşmıyordu. Onlar yine bina yapmakta birbirleriyle yarış etmeye, insanlara her türlü zulüm yapmaya, gelip geçenlerle alay etmeye devam ediyorlardı. İşlek yol kenarlarına kurdukları kale ve konaklardan Hz. Hud’un misafirleriyle de alay ederek insanları O’na gitmekten alıkoymak istiyorlardı.

Maddî Menfaat İçin mi?

Hakkı kuvvette bilen, menfaati hedef tutarak maddede boğulup manadan tamamen uzaklaşan Ad kavmi, Hz. Hud’un bu bitmez tükenmez gayret ve mücadelesine bir mana veremiyordu. Onlara göre, bunun altında mutlaka maddi bir menfaat yatmaktaydı. Aksi takdirde hiç kimse, bir hiç uğruna böyle ısrarlı bir mücadelenin içine girmezdi. Hud kavmi, bu kanaatlerini kendi aralarında konuştukları gibi, günün birinde Hz. Hud’a da söylediler.

Hz. Nuh’un kavmi de Ona aynı isnatta bulunmamışlar mıydı? Bundan sonraki peygamberler de aynı ithamlara maruz kalacaklar ve hepsi de açık açık “yaptıkları tebliğ vazifesine mukabil kavimlerden hiç bir ücret istemediklerini, ücretlerinin ancak Allah’a ait olduğunu” ümmetlerine anlatacaklardır.
Hz. Hud, kavminin bu ithamını şiddetle reddettikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:
- “Ey kavmim, Siz hiç bir ihtiyacınız olmadığı halde, size kupkuru bir gurur vermekten başka bir faydası olmayan saraylar yapıyorsunuz. Sanki içinde ebedî kalacakmışsınız gibi, onları çok sağlam yapıyor ve havuzlarla, çiçeklerle israfa girecek şekilde süslüyorsunuz. Yol kenarlarında yapmış olduğunuz kulelerde ise, faydasız ve gayesiz oyunlar oynuyor, gelip geçenlerle ve bilhassa benim misafirlerimle alay ediyorsunuz. Ey kavmim, siz bununla da kalmayıp gücünüzün yettiği kimseleri zorbalıkla yakalıyor ve onlara hunharca işkenceler yapıyorsunuz. Böylesine zalim ve cebbar bir kavim, nasıl doğru yolda olur ve nasıl irşada muhtaç olmaz?”

Hazret-i Hud Peygamber bu sözleriyle onları insafla düşünmeye ve hatalarını kabule davet ediyordu. Bu hallerinden nasıl kurtulabileceklerini ise, şu şekilde izah etmekteydi:

-”Ey kavmim! Siz şunun,bunun değil, öyje bir zat-ı Zül Celalin emrine itaat edin ve yasaklarından kaçının ki, size sayılmayacak kadar çok develer, sığırlar, koyunlar ve bunları besleyecek ve siz öldükten sonra bunlara sahip olacak evlatlar. bağlar, bahçeler ihsan etti. Bütün bunlar bir şükür ve hamdi gerektirmez mi? Şayet siz Allah’a inanıp onu kulluk yaparak bunca nimetlerin şükrünü eda etmezseniz, sizi dünya ve ahiret nimetlerinden mahrum edecek şiddetli bir azabın gelip çatmasından korkarım.

Mücadele Devam Ediyor

Ad Kavmi, Allah’ın kendilerine verdiği güç, kuvvet, bereketli hayvanlar, münbit ve sulak topraklar, yeşil vadiler ve bol nesil sayesinde; iktisaden yüksek bir refah seviyesine ulaşmışlardı. Fakat bu durum, onları Allah’a şükre ve ibadete sevkedecekken, bilakis hırs ve tamahlarını ziyadeleştiriyor kufr ve tuğyanlarını artırıyordu. Zaman ilerledikçe azap ve helakı daha fazla hak ediyorlardı. Ad kavmine bu kadar nimetler ihsan eden , onlardan bu ihsanlarına karşı kendisini tanıyıp itaat etmelerini, verdiği nimetlere şükretmelerini istiyordu. Halbuki onlar ise isyan ve nankörlükte adeta yarış halindeydiler. Bu durum günün birinde artık Gazab-ı ilâhiyi celbedip helak olmalarını netice verebilirdi.

Kavminin bu tehlikeli durumunu gören Hz. Hud, kendisine tevdi edilen nübüvvet vazifesini yerine getirmeye bütün gücüyle çalışıyor, kavmini ikaz ederek başlarına gelecek azabdan onları kurtarmaya gayret ediyordu. Hz. Hud’un aynı şeyleri tekrar etmekten vazgeçmediğini gören kavmi nihayet ona şöyle mukabele ettiler.

-”Ya Hud, sen ister vadet, istersen etme, Bizim için senin vadetmenle etmemen arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü sen bu işe başladın başlıyalı, bizim putlarımıza, saraylarımıza kulelerimize, halka ve yoldan gelip geçenlere yaptıklarımıza dil uzatıp dünya ve ahirette kahredici bir azaba duçar olacağımızı söyleyip duruyorsun. Halbuki bütün bu bizim eskiden beri yapıp geldiğimiz şeyler dedelerimizin yaptığından farklı bir şey değildir. Eğer bu hareketler bir azabı gerektiriyor ise, neden onlara bir şey olmadı da kabirlerinde rahat-rahat uyuyorlar. Öyle ise Ey Hud, bize de azap gelmeyecek ve biz dahi ne sana ve ne de senin Rabbine inanacağız. Hem de bildiğimiz gibi yaşayacağız.

Kuraklık ve Kıtlık Yılları

Ad kavmi, böylece Hz. Hud’a ve Cenab-ı Hakka açıkça İsyanlarını ilan ediyorlar, ve bulundukları bu hal üzere devam edeceklerini kesin olarak belirtiyorlardı. 400 sene gibi uzun zamandan beri risalet vazifesini çetin şartlar altında ifa eden Hazret-i Hud’u, bu sözler son derece üzmüştü. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu beldenin yağmurlarını kesti. Bağlar, bahçeler kurumaya, hayvanlar telef olmaya ve guçlü-kuvvetli kavimde dermansızlık zuhur etmeye başladı. Bu yüzden nesil de kesildi, devamlı olarak bunaltıcı ve kuru bir rüzgâr esiyor, halkın dudaklarını ve nefes borularını kurutuyordu. Nerede ise ağızlarını güçlükle açıyor, zona nefes alıyorlardı. Tozdan dumandan göz gözü goremiyordu.

Ad kavmi, bir rivayete göre, üç sene bu şekilde perişan bir hayat yaşadı. Hazret-i Hud bu fırsattan istifade ile onları, acz ve zaaflarını göstererek tevbe ve istiğfara davet ediyordu. Fakat Hazret-i Hud’un bu daveti, onları yumuşatacak yerde, tam tersine her seferinde kızgınlıklarını artırıyordu. Hatta bu hale gelmelerine onun sebeb olduğunu öne sürerek, bir keresinde O’nu öldürmeye bile kalkışmışlardı.

Hz. Hud’a Kurulan Tuzak

Zulüm ve isyanları yüzünden başlarına gelen bu belâyı, Hazret-i Hud’a yükleyerek O’nu öldürmek niyetiyle kıskaca alan bu caniler güruhu, Hazret-i Hud’a bir şeyler sormayı ve ondan gücü yetmiyeceği bazı isteklerde bulunmayı planlamışlardı. Hazret-i Hud bu isteklere cevap veremeyince de, “Gördünüz mü? işte bu, yalancının biridir” diyerek halkı onun aleyhine tahrik edeceklerdi. Böylelikle de, kıtlık ve sıkıntıdan iyice moralleri bozulmuş olan halkı, bütün bütün yoldan çıkarıp Hz. Hud’u öldüreceklerdi. Bu planlarını tatbik mevkiine koyarak Hazret-i Hud’a şöyle dediler:

-”Ey Hud, söylediğin sözün doğruluğuna dair bize delil getirmedin ki biz sana inanıp itimat edelim. Öyle kuru iddialarla ne sana inanırız ve ne de dedelerimizden kalan putlarımızdan vazgeçeriz.”
Hz. Hud onların istekleri üzerine çeşitli mucizeler gösterdi. Putlara tapmamalarını söyledi. Halbuki onların niyetleri putları bırakıp imana gelmek olmayıp, Hz. Hud’a tasarladıkları planı tatbik ederek bir kötülük yapmaktı. Hazret-i Hud’un mucize göstermesi özerine planları suya düşmüş ve gururları rencide olmuştu. Bunu telafi etmek için:

-”Ya Hud, sana bir şey demeyiz. İçimizde büyümüş olduğun için her halini biliyoruz. Ve sana her hangi bir isnatta bulunmuyoruz. Fakat sen böyle akıl almaz havsalaya sığmaz davalarda bulunduğuna göre, olsa-olsa putlarımızı tahkir ettiğin ve bizi onlara tapmaktan menettiğin için, sana onlar tarafından delilik arız oldu diyerek halka Hazret-i Hud’un deli olduğunu telkin etmeye başladılar. Bunun üzerine Hz. Hud, hiddetle yerinden fırladı. Ve onlara gür bir sesle şöyle hitab etti:

-”Ben şu kainatın yaratıcısı olan ve sizin gibi gaddar ve cebbar kavimleri yerle bir eden ve ibret için geride sadece o yerle bir olan kavimlerin harabelerini bırakan Allah’ı şahid tutarım ve siz de sözlerime ve hareketlerime bakarak şahit olun ki şu sizin tapageldiğiniz putlar, kimseye ne fayda ve ne de zarar veremezler. Şayet onlarda başkalarına tesir eden bir güç ve kuvvet varsa ne duruyorsunuz? Onlarla beraber hemen harekete geçin ve beni yok etmek için elinizden geleni yapın. Bunu hemen şimdi yaparak bana mühlet dahi vermeyin.”

Hz. Hud’un bu son derece cesaret ve şecaat dolu meydan okuyuşu onları oldukları yerde hayret içinde ve hareketsiz bıraktı. Donup kalmışlardı. O’ndan böylesine pervasızca bir cevap beklemiyorlardı. Hz. Hud onların bu şaşkınlığından istifade ile, sözlerine devam etti:

-”İşte gördünüz mü? Olduğunuz yerde çakılıp kaldınız. Halbuki siz kalabalık bir topluluksunuz. Ben ise bir ferdim. Bir tek şahsın, kalabalık bir topluluğa meydan okuması hayretinize gitmedi mi? Ben, vazifem hususunda üzerime düşeni yaptıktan sonra, Rabbim olan Allaha ettim. İşlerimde onu vekil tuttum. İşte benim size meydan okumam, Allah’a olan imanım ve intisabım sayesindedir. Siz de iman edin, bütün korkulardan kurtulup kainata meydan okuyun.”

Gerçekten de hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir. Hz. Hud, kavmini bu şekilde ilzam ettikten sonra, maksadının, defalarca söylediği gibi, onları hakka davetten başka bir şey olmadığını ve zaten bunun dışında başka bir şey istemek ve yapmak, vazifesi şümulüne girmediğini tekrar beyan etti.

Ad Kavmi Azabın Hemen Gelmesini İstiyor

Hz. Hud, kavminin iman etmesini temin için bu şekilde uzun uzun deliller serdediyor, onlara vaadlerde bulunuyor, sırası geldikçe de korkutuyordu. Hülasa, tebliğ için ne lazımsa yapmaktan geri durmuyordu. Kıtlık ve kuraklık devam ederken, yine bir gün onları hakka davet edip putları terketmelerini söyledi ve dehşetli bir azabın yaklaşmakta olduğunu bildirdi. Ad kavmi, Hz. Hud’un bu sözlerini tepkiyle karşıladılar:

-”Sen bizi mabutlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer bu tehditlerin doğru ise, bize vadettiğin azabı getir de görelim dediler. Hz. Hud’un artık sabrı kalmamış, kavminin İslahından iyice ümidini kesmişti. Onlara son sözlerini söylüyordu:

-”Azap zamanını tayin etmek Allah’a aittir. O, O’nun vazifesidir. Ben size bunu tekrar tekrar söylemiştim. Siz ise, hala azabı benim getirmemi istiyorsunuz. Benim vazifem, sadece size ulaştırmağa memur olduğum şeyleri tebliğ etmektir. Bu halinizle, ben sizi cehalet bataklığına batmış, hakikati görmeyen bir kavim olarak görmüyorum. İsteyip durduğunuz azabın gelmesini bekleyin. Muhakkak ben de sizinle bekleyeceğim. Bakalım batıl mabutlarınız, size gelip çatacak olan azaba karşı sizi koruyabilecekler mi?”

Bu sözleri söylediği esnada Hz. Hud’a, azabın ne zaman gelip çatacağı vahyedilmiş; bütün müşrikler helak olurken, mü’minlerin kurtulacakları müjdelenmişti. Hz. Hud vahiy gereği olarak, arapların Berdül-Acûz dedikjeri, Türkçe’de “Kocakarı soğuğu” denilen Şevval ayının sondan bir evvelki Çarşamba günü fecirden sonra, müsaid bir yerde ashabını etrafına topladı.

Müşriklerin ileri gelenlerinden bir kısmı da o civardaydı. Günün ağarması üzerinden çok geçmeden, ufukta siyah bir bulut peyda oldu.

Sarsar

Aylardır yağmur yüzü görmeyen ve susuzluktan kıvranan Ad kavminin ileri gelenleri, ufukta görünen bu siyah bulutu görünce sevinçlerinden yerlerinde duramıyoriardı. Neş’e içinde adeta bayram yapıyorlardı. “Bakın, işte bu bulut, size bol-bol yağmur yağdıracak” diye kavminin sevinçten yüzlerinin gülmesine bedel, Hz. Hud’un rengi atmış, benzi solmuştu. Soğuk-soğuk terler döküyor, az sonra bu müşrik kavmin başına gelecekleri düşünüyordu. Onlar, sevinç içinde, “yağmur yağacak” diye bağırırlarken, Hz. Hud onlara son ikazını yapıyordu.

-”Hayır kavmim, yanlışsınız, aldanıyorsunuz! O gördüğünüz bulut değil, gelmesi için acele ettiğiniz ve sizi mahvedecek olan bulut şekline girmiş bir rüzgardır.”

Korkunç bir ses çıkararak vadiyi kaplayıp gelen bu nesne, gerçekten de bulut değil bir rüzgâr idi. Hızına ve soğukluğuna bir ölçü tayin etmek mümkün olmayan bu rüzgârın adı, Kur’a’n lisanıyla “Sarsar” dır.

Sarsar Dehşet Saçıyor

Putperest kavmin eza, cefa ve alaylarına aldırış etmeksizin, Hz. Hud’la omuz-omuza canları bahasına gayret gösteren müminlerle Hz. Hud, hep beraber bir yerde toplanmışlardı. Etrafa dehşet saçan bu rüzgâr onların kılını bile kıpırdatmadığı halde. “Bizden daha kuvvetli kim olabilir?” Diye böbürlenen Âd kavmini, saman çöpü gibi savuruyordu.

Kimisi havaya savrulmamak için kalın kalın ağaçlara, köklü kayalara sarılıyor, kimisi de sağlamlığıyla iftihar ettikleri saraylarına sığınıyorlardı. Ama heyhat!.. Kayalarla, ağaçlarla birlikte havaya savrulmaktan kurtulamıyorlardı. Evlerin kapılarını ve pencerelerini uçuran bu rüzgâr, evin içindekileri tıpkı bir kül yığını gibi önüne katıp savuruyor, darmadağın ediyordu.
Âd kavmi, ansızın gelen bu rüzgârın ağız ve burun deliklerinden içeri girmesiyle, barsakları ve iç azaları boşalmış, kolları ve kafaları kopmuş bir halde, içi boş hurma kütükleri gibi yerlere uzanmışlardı. Bazıları kumların altında kalıyor, tekrar üzeri açılıyor ve metrelerce havaya fırlıyordu. O süslü saraylar, bağlar, bahçeler de sahipleri gibi, rüzgarın şiddet ve dehşeti karşısında bir harabeye dönmüştü.

Bütün bu olup bitenler karşısında, Hz. Hud ve onun sevgili ashabı, kurtuluşlarına mukabil Allah’a hamd ve şükrediyorlardı. Sarsar rüzgarı, Hud kavmi üzerinde 8 gün 7 gece hiç durmaksızın esti. Kur’anı Kerim’de, bu azap günlerine “Eyyam-ı Nahisat” denilir.

Nihayet bir hafta evvel, Çarşamba sabahı başlayan rüzgar, yine Çarşamba gününün akşamında son buldu. Hz. Hud ve beraberindeki dört bin kadar mümin, salimen kurtuldular. Müşrikler ise, perişan bir halde, yaptıklarına ceza olarak tamamen helak oldular. Ne kendilerinden ve ne de oturdukları yüksek ve sağlam binalardan, hiç bir iz ve eser kalmamıştı; her yer harabeye dönmüştü.

Sarsardan Sonra

Müşrikler yerleri ve yurtlarıyla birlikte tamamen helak olup 4000 kadar mümin de salimen kurtulduktan sonra, Hz. Hud ümmetini alarak Mekke civarına gitti ve vefat edinceye kadar orada ikamet etti. Bir rivayette ise, Umman denizi kıyılarına yerleştiği haber verilmiştir. Hz. Yusuf istisna edilecek olursa, sima bakımından Hz. Âdem’e en çok benzeyen insanoğlu Hz. Hud idi. Hz. Hud’un peygamber olarak gönderildiği ve Sarsar’la helak olan Âd kavmine, “Ad-i Ulâ” adı verilir. Bu kavmin helaktan kurtulan mümin efradından, “Âd-ı Sani” (İkinci Ad) diye anılan Semûd kavmi meydana gelecektir.

Mesaj Yazın

E-Mail adresiniz sadece bizde kalır.Gerekli Alanlar İşaretlidir *

*


5 − bir =

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

%d blogcu bunu beğendi: