Nefsin tuzaklarına dair

Nefsin tuzaklarına dair

Nefsin tuzaklarına dair

Eğer insan nefsini beğenir ve nefsinin isteklerini yapmaya alışırsa, nefsinin istediği gibi hareket etmeye devam ederse zararı yine kendisi görüyor.
Ne zaman ki nefsine muhalefet eder ve nefsini düşman bilirse, onun her istediğini yapmaz, adam yerine koymaz, iyilikleri kendi nefsine mal etmezse işte o vakit, çok şeyler kazanmış oluyor.
Demek ki bu nefis, öyle bir şey, iki yüzü keskin bir kılıç.. İyiye de kötüye de yarıyor. Terbiye olursa, eğitilmiş atlar gibi sahibini bir an evvel gitmek istediği yere götürüyor. Eğer terbiye olmamış ise vahşi at misali, üstüne binen sahibini yerden yere vuruyor. Kendisini de sahibini de uçurumdan aşağı atabiliyor. Kendisine de sahibine de yâr olmuyor.
Onun için büyüklerimiz, Sadat-ı kiram efendilerimiz, nefsin yakasını bırakmamışlar, onu en büyük düşman bilmişler, onunla mücadeleyi meslek edinmişler, bize de tecrübelerini vasiyet etmişler sohbetlerinde…

Gavs-ı Bilvanisi hazretleri bize bir gün sohbet etti ve şunları anlattı:
– Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün savaştan dönüyordu sahabileriyle… Yolda durdu onlara,

Artık küçük cihaddan büyük cihada döndünüz” buyurdu.
Ashab-ı kiram sordu: “Büyük cihad nedir ey Allah’ın Resulü?” Resulullah Elendimiz (s.a.v) buyurdu:

Asıl mücahid, Allah yolunda nefsiyle cihad edendir.

Kardeşler!

Bu mücadeleyi kim göze alırsa kârlı çıkar. Peşinen nefse teslim olan da kaybeder. Çünkü insan düşmanına teslim olursa, düşman onu ne yapar? Yapabildiği en büyük cezayı ona verir. Düşman insana iyilik yapmaz. Allah Teâlâ mademki bu nefsi bize düşman yapmış, biz de ona hernen teslim olursak, sonumuz felaket olur. Çocukların yediği boyalı şekerler vardır, bilirsiniz; onun gibi, içi şeker ama dışı katkılı, sağlığa zararlı bir sürü maddeler içerir. Nefsin durumu da işte öyle; görünüşte bize güzel, hoş geliyor onun istekleri. Ama hakikatte bizim için birer tuzak, bizim için felaket…

Biz kendimiz onun farkına varmasak bile, mürşidin kapısına giden insan onu hissedebiliyor zamanla. Oraya gidinceye kadar önemsemiyor bile. Hiçbir şey anlamıyor nefis denilince, sadece kelime olarak biliyor, o kadar. İnsan bir kere düşünmeli; bu nefis, vücudumda bana ne gibi işler yaptırıyor? Biz mürşidimizin yanına gittiğimiz zaman, kendi kusurumuzu görüyoruz. Onun yanına giden insan kusurunu farkedebiliyor. Zaten mürşidin bize göre bir kusuru olsaydı, aynası düzgün olmazdı, biz kendi kusurumuzu göremezdik. Kâmil mürşid, müride ayna oluyor. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurmuş:

“Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir. Onun eksiklerini tamamlar ve arkasından (yokluğunda) onu koruyup gözetir. ” Kâmil mürşidlerin aynaları parlaktır, düzgündür, çizilmemiştir. Onların aynasından biz hemen kendimizi görebiliyoruz. Allah’a hamdolsun, Cenabı Hak lütuf ve kerem etmiş, bizi bu kapıya götürmüş, hepimizi istifade ettirmiş.
Ne var ki bu nefis ve şeytan bizim yakamızı bırakmayacaktır. Tam manası ile nefsin hiçbir işe yaramadığını, kötü bir mahlûk olduğunu şöyle gözümüzle görür gibi inanmadıkça, yakamızı bırakmayacaktır. Büyüklerden Süleyman Dârânî hazretleri;

– Ben nefsimi öyle bir yere indirdim kî bütün âlem uğraşsa benim indirdiğimden daha aşağı yere indiremez, diyor.

İşte kardeşler!
Nefis, öyle alçak bir yerde olursa ne insana zarar verebilir ne de yaptıklarına. Onun için nefsin hilelerini öğrenmemiz lazım ki kendimizi muhafaza edebilelim.

Bir defasında Gavs hazretleri buyurdu:
-İnsan kendisini bu yola gelmekle bir şey sanmasın. Diğer rnüslümanlardan kendisini üstün görmesin. Kendini onlardan iyi kabul etmesin. Yaptığı ibadetine, zikrine bakıp da kendini bir şey zannetmesin. İnsan kendisini bir kâfirden elli defa daha kötü görmez ise Allah’tan yine uzak olur.
Demek ki bu nefis, kâfirden de kötü! Mübarek elli defa kötü diyor, belki bin defa bile kötü de bizim aklımız kavrasın diye bize öyle söylüyor.
Çünkü bu akıl göremediği şeyleri kabul etmiyor. Ama kâmil mürşidler, nefsi ve özelliklerini, hilelerini çok iyi görüyorlar. Onun durumunu biz tam bilemiyoruz. Onlar gerçekten görüyorlar.
Bazı manen ilerlemiş kardeşlerimiz vardır; onlar da aynen keşifle görüyorlar.

Bir arkadaşım vardı; eski bir sofi. Bir gün baktım, virdini çekiyor. Onun daha önceden letaif dersi olduğunu biliyorum. O da kalp dersine başlamış. Sadece kalbi üzerinde zikir çekiyor:
-Neden böyle ilk dersine yani başa döndün, yeni baştan zikir çekmeye başladın, dedim.
-Sorma, dedi. Bizim letaiflerin biri manen yükselmemiş, ötekiler yükselmiş; onun için (mürşidimin talimatıyla) yeniden başladım, dedi.

Kardeşler!
Bu şaka değil, onlar bu değişimi görebiliyor, yalnız biz göremiyoruz. Fakat onların gördüğüne, bildiğine inanırsak bu konuda fayda görürüz.
Şah-ı Nakşibend hazretleri de (k.s) öyle diyor:
– Nefsimi şu dünyada her şeyle mukayese ettim; dünyada her ne varsa, nefsimi ondan daha aşağıda gördüm!
Oysa onların nefsi kemale ermiş, bizimki öyle mi?
Kendisinde hemen bir değer var zannediyor. Farklı olduğunu hissettirmek istiyor. İnanmayanları ona inandırmaya çalışıyor;
– Bak sen başkasın, sen ötekiler gibi değilsin. Senin bu âlemin içerisinde ayrı bir yerin var, dedirtmek istiyor, ancak iş böyle değil.
İşte kâmil mürşidler, bu konuda bize örnek olmuşlar, yol göstermişler. Onlar nefsin tedavisi İçin lazım olanı yapıyorlar. Tâbi ki biz baygın haldeyiz, ameliyat masasındayız. Hasta ne bilsin? Olup biteni nereden anlasın? Ama doktor öyle mi? Doktor ne yaptığını hiç bilmez mi?
Bu yolda sebat gösterirsek çok şeyler düzelir, bunu unutmamak lazımdır. Bulun peygamberler, halkın gözünü açmak için gelmişlerdir. Peygamber vârisi olan zatların da ona göre bir irşad görevi vardır.
Onun için evvela hasta olduğumuzu bilmemiz lazımdır. Bağlı olduğumuz mürşid, manen bir kalp doktorudur.

Onun uyguladığı tedaviyi reddetmek olmaz. Çünkü kâmil mürşidler, müridin gözünü açmak için bu irşad işine girmişlerdir. Mürid her zaman kendi kemalini ispat etmek için uğraşır. Her defasında nefsi,
– Görüyorsun değil mi? Bak ne kadar kabiliyetli bir adamım, ben de bir işe yarıyorum. Yani insanlar beni de bu dünyada bir adam sayıyor, der.
Kâmil mürşid ise böyle düşünen müridin nefsini ıslah etmek için, onun yapmış olduğunun aksini yapar. Müridin nefsini adam yerine koymaz. Böylelikle ona nefsinin düşmanlığını öğretir. Müridin şahsiyetini değil, müridin nefsini adam yerine koymuyor!

Kardeşler!
Biz, nefsin istekleri ile mürşidimizin nefsimiz üzerinde yapmak istediği icraatlar hususunda arada kalıyoruz. Mürşide tam bağlanmış olursak, işimiz kolay. Mürşide tam inanmazsak, teslimiyetimiz de noksan olursa, ihlâsımız eksik ise ne olur o zaman, bir düşünelim!

-“Canım onun da dediği kadar değildir,” der çıkarız işin içinden!

Bu yüzden nefsin terbiyesinde, bir mürşide teslim olmak şarttır. Çünkü mürid, kendini ispat etmeye, mürşid ise müridine ihlâsı kazandırmaya gayret eder. Bunu yaparken de müridin, varlık göstermeye kalkışması (nefsini görmesi) mürşidi üzer.

Dr.Ahmet ÇAĞIL
Nefsin tuzaklarına dair

Arama Sonuçları:

BENZER YAZILAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend