Hicri Takvim: 7 Muharrem 1436

Anasayfa » S.Mübarek Erol » Hicret, Niyet Edilenedir

Hicret, Niyet Edilenedir

Günümüzde yorumlanırken,zahiri mananın akla getirdiği üzere,bir göç etme, bir yerden kaçış olarak görmek;menfaat ve makam talebi için.

hicret

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Hicret, Niyet Edilendir

İnsanın varlık macerası, bir bakıma hicretten ibarettir. Ezelde ruhlarımız yaratıldıktan sonra, muvakkat bir süre kalmak üzere dünyaya gönderilişimiz ilk hicretimizdir. Buradan da varlığın başka bir boyutuna, öteki aleme intikal edeceğiz. Bu da ikinci büyük hicretimiz olacak. Ayrıca, bu iki büyük hicretin çeşitli aşamalarındaki bir durumdan diğerine geçiş de birer sayılabilir.

Varlık maceramıza bu gözle baktığımızda, insanoğlunun kaderinde hep hicret olduğunu anlıyoruz.

Hicret, yokluktan varlığa, varlıktan ölüme, ölümden de ebedi hayata giden yoldur. Bütün mahlukat bu yolun mutlak yolcularıdır. Her insan bu yolculuğa ilâhi irade ile sevk edilmiştir.

Zerreden kürreye her madde ve mana, geçirdikleri devreleri itibarıyla bakıldığında, bir halden diğer bir hale doğru seyir takip ettikleri görülür. Bu merhaleler insanoğlu için de geçerlidir. Madde cihetiyle bir damla sudan oluşan insan, türlü merhalelerden geçerek ana rahminde gelişimini tamamlar. Bu ise, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık gibi gelişmelerle tamamlanır.

Mana cihetiyle de böyledir. İnsan, mesuliyet ve mükellefiyet öncesinde masumiyet, sonra nesf-i emmareden başlayarak, nefs-i safiyeye kadar çeşitli merhalelerden geçerek, adeta birinden diğerine hicretini tamamlar. Bütün bunlardan dolayıdır ki, hicret bir vazgeçiş, bir kaçış değil; bir yükseliş ve kemale varıştır. Her bir hali, o halin engellerini adım adım geride bırakıp, yeni ve bir öncekinden daha üstün bir hale geçmektir.

İnsanın iç dünyasındaki hicrete bir atıf, hatırlatma ve yönlendirme olarak, nebevî bir sünnet olan zahiri hicret de son derece önemlidir. Öyle ki, insanlığın atası ve ilk peygamber olan Hz. Adem a.s.’dan, Hz. Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar gelen bütün peygamberlerin hayatlarında hep hicret vardır.

Hz. Adem a.s., rabbanî bir hikmet gereği, cennetten yeryüzüne gönderilmiştir. Bunu nebevî hicretin ilki olarak mülahaza edebiliriz. Hz. Nuh a.s. tufanı yaşamış, Hz. İbrahim a.s. Nemrut’un ülkesinden Şam dolaylarına göçmüş, Hz. Lut a.s. sapıkların diyarından çıkmış, Hz. İsmail a.s. Kabe-i Muazzama civarına hicret etmişlerdir. a.s. Mısır’dan Filistin’e, Hz. Yusuf a.s. Kenan ilinden Mısır’a göç etmiştir.

Bu kader-i nebevî o kadar açıktır ki, Fahr-i Cihan s.a.v.’e ilk gönderildiği zaman, durumu öğrenen ve peygamberler tarihi hakkında bilgi sahibi olan Varaka b. Nevfel, Efendimiz s.a.v.’e hitaben: “Kavmin seni Mekke’den çıkardığında, hayatta olsam da sana yardım etsem” diyerek bu kaçınılmaz gerçeği vurgulamıştır.
Bütün peygamberlerin hicretlerinin amacı, hedefi hep aynıdır. Genelde Fahr-i Alem s.a.v.’e hicret emri hangi sebeple verilmişse, O’ndan önceki peygamberlere de onun için verilmiştir.

Hicret, sadece küfrün işkencesi, baskısı altında bulunan müminlere bir kurtuluş, zulümden bir kaçış yolu olarak düşünülmemelidir. Eğer öyle olsaydı, Medine’ye hicretten önce vuku bulan Habeşistan hicretini yapanlar, Mekke’nin korumasız ve zayıf kimseleri olurdu. Oysa Habeşistan’a hicret edenler, kavimlerinin en asil kişilerindendir.
Hicret bir bakıma işkenceden, baskıdan, zulümden kurtuluşu sağlamışsa da, asıl amaç, İslâm’a yeniden gelişme imkanının doğacağı bir beldeye ulaşmaktır. İslâm’ı yaşayabilme ve yaşatabilme imkanına kavuşmaktır.

Hicret, gerekli olduğunda Rabbimiz’in bir emridir. Müslümanlara, peygamberleri vasıtasıyla uygulama yolunu gösterdiği, kıyamete dek sürecek olan bir emir.

Günümüzde hicreti yorumlarken, zahiri mananın ilk akla getirdiği üzere, bir göç etme, bir yerden kaçış olarak görmek; menfaat ve makam talebi için, sıkıntıların, keder ve ızdırabın bulunduğu yeri terk etmek olduğunu zannetmek çok yanlış olur.

Hicret bir yolculuktur, ama mukaddes hedefleri olan bir yolculuk. O halde hicretten önce, hicreti yapabilecek kalbe sahip olmak, o insanı yetiştirmek gerekir.

İşte Mekke-i Mükerreme dönemi, bu kalbî dirilişin sağlandığı, hicrete hazır insanın yetiştiği bir dönemdir. Bu dönemin müminler üzerinde öldürücü etkiye sahip ızdırapları, çileleri, sıkıntıları olmasaydı, hicret olmazdı. Bu itibarla Medine-i Münevvere’yi Mekke-i Mükerreme’siz düşünmek, insan bedenini ruhsuz düşünmek gibi olur.

Mekke-i Mükerreme’yi yaşamadan, bilmeden, anlamadan hicret etmek mümkün olsaydı, s.a.v. Efendimiz nübüvvetinin çoğunu Mekke-i Mükerreme’de geçirmezdi.

İnsanoğlunun günahlarından temizlenmesinin ilk şartı, Cenab-ı Hakk’a ve Habibi Kibriyası’na iman etmektir. Daha sonra bu yoldaki yükselişi ise Allah ve Rasulü s.a.v.’e teslimiyet derecesi ve tabi tutulduğu imtihanlardaki başarısı ile orantılıdır. Bu ilâhi imtihanların başında hicret gelir.

Rabbimiz bütün enbiya ve evliyasını ve onlara tabi olan muhiplerini hicret imtihanına tabi tutmuştur. Habib-i Edip s.a.v., hicretle imtihan olan enbiyanın sonuncusudur. O’nunla birlikte imtihan olunan sevdalıları Ashab-ı Kiramıdır. Müminlerin hicretle imtihanı ise, kıyamete kadar türlü şekillerde devam edecektir.

Hicret sabrın, feragatin, çilenin, fedakârlığın, kardeşliğin adıdır. Rabbül Alemin ile beraber olanlara, zerreden kürreye her şeyin yardımcı olduğunun mucizelerle ispatıdır. Allah’ın rızasından başka gayeleri olmayan iki kişinin, üçüncüsünün Cenab-ı Hak olacağının delilidir.

Habib-i Kibriya s.a.v.’in ve Ashab-ı Kiram’ın niyetleri sadece Allah olduğu için, hicretlerinde, gayelerine ulaşmada onlara hiçbir şey mani olamamıştır.

Bütün amellerde olduğu gibi, hicrette niyetin ne kadar önemli olduğunu Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz şöyle izah eder:
“Ameller yalnız niyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiği şeyin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasulü’ne ise, onun hicreti Allah ve Rasulü içindir. Kimin hicreti dünya için olursa onu elde eder. Kimin hicreti de bir kadın için olursa onunla evlenir. Kişinin hicreti, hicret ettiği şeye göredir.”

Niyetin insanı kurtarıcı bir ihlâsa sahip olması için manevi hicret gerekir. Bu da bütünüyle bir cihattır ve asıl hicret budur. “Mekke’nin fethinden sonra hicret yoktur. Ancak niyet ve cihat vardır.” hadis-i şerifi, bizi asıl bu manaya dikkat etmeye sevk eder.

O halde, müslümanlar niyet ve cihat hususunda hicret ruhuna ermek zorundadır. Bu cihadın esası nefsle yapılacak olan cihattır ve bu cihat ömür boyu devam edecek bir hicrettir. Bu hicret nefsin her kademesinde devam eder ve bütün niyet ve cihatları gerçek kurtuluşa hazırlar.

Cenab-ı Mevlâ’nın rızası için Rasul-i Ekrem s.a.v.’in yolunda mücadele ve eden müslümanlar için, bu yolda kendilerinden önce musibet ve belalara maruz kalmış müminlere kucak açma hususunda, Ensar diye isimlendirilen Medineli müminler en büyük misaldir. Onlar yurtlarını ve oradaki her şeylerini bırakıp gelen Muhacirler’e, kapılarını ve gönüllerini muhabbetle ardına kadar açtılar.

Yeri geldiğinde muhacir, yeri geldiğinde ensar olamayan, bu mana eğitiminden mahrum müslümanların ortaya koyacakları bir davaları yoktur.

Bugün müminler, müberra dinimizin emri olan hüsn-ü zan ölçüsünde gönülden gönüle hicret etmelidirler. Ayrıca, her mümin kardeşine muhabbetle hicret ederken, kendisine hicret edildiğinde de kardeşine bütün samimiyetiyle gönlünü açmalıdır.

O halde hicretin ortaya koyduğu asıl hakikat şöyle özetlenebilir: Muhacir ve Ensar şahsiyetine bürünerek Cenab-ı Hakk’ın takdir ve rızasını talep etmek.

Rabbimiz bizleri kötülüklerden iyiliklere, günah çöllerinden sevap vahalarına, nefsin çirkinliklerinden ilâhi hoşnutluğa hicret edenlerden eylesin.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

Mübarek Erol

Mesaj Yazın

E-Mail adresiniz sadece bizde kalır.Gerekli Alanlar İşaretlidir *

*


üç + = 5

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>