Geçmiş Zaman Olur ki

Nakib Ül Eşraf Nedir?

Nakib Ül Eşraf

Osmanlı devlet teşkilatında seyyidlerin ve şeriflerin doğum ve vefat kayıtlarını tutan ve işleri ile ilgilenen müessesenin idarecisi. Hazreti Fatma ile hazret-i Ali’nin çocuklarından Hazreti Hüseyin’in soyundan gelenlere Seyyid, Hazreti Hasan’ın soyundan gelenlere Şerif denir. Evlad-ı Resul olan bu kıymetli insanlara daha önceleri olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hürmet gösterilmiştir. Ayrıca onlara ait işleri görmek için vazifeli memur tayin edilmiştir. Nakib ül eşraf adı verilen bu memur, Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseblerini kayıt ve zapteder, doğumlarını ve vefatlarını deftere geçirir, onları adi işlere ve şanlarına uygun olmayan sanatlara girmekten men ederdi. Fena hallere düşmelerine mani olur, haklarını korurdu. Fey ve ganimetten onların hisselerini alıp aralarında dağıtırdı. Bu sülaleden olan kadınların küfvi, dengi olmayanlarla evlenmelerini men eylerdi. Nakib-ül-eşraf bütün bu vazifeleriyle, Peygamber efendimizin torunlarının umumi bir vasisi durumunda idi.

Osmanlı sultanları, Osmanlı topraklarına gelen seyyid ve şeriflere, başka hiç bir memlekette misali görülmeyen bir sevgi ve saygı göstermişlerdi. Onların rahat ve huzur içinde yaşamaları için gereken her türlü hizmeti yapmışlardı. Onları her çeşit vergiden muaf tutarak bunları belgeleyen birer berat vermişlerdir.

Hikaye olunur ki;

Yıldırım Bayezid Han biraz tutuk ve düşüncelidir. Çandarlı Ali Paşa cesaretini toplayıp

-“Hayrola sultanım sizi üzen bir şey mi var?” der. Padisah:

-“Yok Paşa yok da bilirsin devlet işleri karışıktır, biraz can sıkar. Zaman zaman celallendiğimiz oluyor, sesimiz yükseliyor. Bilinir mi emrimiz altında kimler bulunuyor? Bazen düşünüyorum da, ya bunlardan biri Allah’ın sevgili kuluysa?” Çandarlı:

-“Elbette hazineye malik viraneler vardır; ama bunu bilmek ne mümkün ? Kalbini yaracak değilsiniz ya Sultanım? ” Padişah:

-“Peki, ya yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Hz.Peygamber’imizin torunlarından birini itibarsız, zahmetli ve kirli işlerde kullanıyorsak? Ya amirleri o mübareği yoruyor, yıpratıyor, azarlıyorlarsa? ” Çandarlı:

-“Bunu bile bile kimse yapmaz Sultanım.” Padişah:

-“Canım, bilirse yapmaz. Ama nereden bilsin Lala? Mesela sen, mülk-ü Osmanide yaşayan seyyidlerin, şeriflerin adlarını, sanlarını, yerlerini, yurtlarını bilir misin? ” Çandarlı:

-“Bazılarını bilirim sultanım.” Padişah:

-“Yani bazılarını da bilmezsin..” Çandarlı:

-“Şüphesiz Sultanım.” Padişah:

-“Hani derim ki, bir müessese kurulsa, başına bir evlad-ı resul konulsa. Doğanlar, ölenler kayıt altına alınsa, şecereleri tutulsa, basit işlerde çalıştırılmasa..” Çandarlı:

-“Güzel olur sultanım; ancak..” Padişah:

-“Evet ancak? ” Çandarlı:

-“Reis olarak kimi seçmeli? ” Padişah:

-“Ona ne ben karışırım ne de sen karış. Git, Emir Sultan’a danış. O, kimi münasip görürse kabulümüzdür.”

İLK NAKİB ÜL EŞRAF

Çandarlı Ali Paşa, derhal Emir Sultan hazretlerine gider. Büyük veli sanki böyle bir tayini bekliyor gibidir. Vazifeyi gözde talebelerinden Seyyid Ali Natta’ya verir ki bu mübarek hem ilim sahibi, hem de edebli ve sevimlidir. Boylece ilk Nakıb-ül Eşraf olan Seyyid Ali Natta, Bursa’daki İshakiye Zaviyesi’ne yerleştirilir, adı geçen vakfın idareciliği de ona verilir. Seyyid Ali Natta’nın vefatından sonra vazifeyi yine onun evladı olan Seyyid Zeynel Abidin’e verirler.

“Nakib Ül Eşraf” lık bir ara lağvedildiyse de, seyyid ve şerif olmadıkları halde hürmet görmek için bu iddiada bulunan bazı sahtekarların ortaya çıkması üzerine, sultan İkinci Bayezid Han devrinde 1494 senesinde yeniden ihdas edildi. Nakib Ül Eşraf ismi de bu tarihte verildi. Bu teşkilatın başına Seyyid Mahmud tayin edildi.

Nakib-ül-eşraflık müessesesi ilmiye sınıfından olmakla beraber, tayinler on yedinci asırda mutlaka yüksek dereceli ulemadan olmazdı. Bu asırdan itibaren seyyid ve şerif olup da, İstanbul kadısı veya kazasker olanlardan emekliye ayrılan zatlar Nakib-ül-eşraf tayin edilmeye başlandı. Bu makamda kalmanın muayyen bir süresi olmadığından, tayin edilenler uzun müddet vazife yaparlardı. Nakib-ül-eşraflık vazifesine yeni tayin edilecek olan zat, Paşa kapısına yani Bab-ı ali’ye davet edilir, burada sadrazam tarafından ayakta karşılanır; kahve, gülsuyu ve buhur ikram edildikten sonra, samur erkan kürkü giydirilerek, memuriyeti ilan edilir ve beratı kendisine takdim edilirdi.

Nakib-ül-eşrafın resmi kıyafetleri kazaskerlerin kıyafetinin aynısı olup, sarıkları farklı idi. Kazaskerler örf denilen sarık sararlar, nakib-ül-eşraflar ise küçük tepeli denilen sarığı, sadata (seyyidlere ve şeriflere mahsus) yeşil renkli tülbentle sararlardı. Seyyid ve şerifler ise, halk arasında belli olmaları ve gerekli hürmetin gösterilmesi için, kıyafet olarak yeşil sarık sarar ve yeşil cübbe giyerlerdi. Bu usûl ilk defa Harun Reşid ve oğlu halife Me’mûn zamanında adet olmuştur. Zamanla unutulmuşsa da Türk Memlûklü sultanlarından Melik Eşref Şaban, gerekli hürmeti görmelerini te’min için yeniden yeşil sarık sarmalarını istemiştir. Yeşil sarık ve cübbe an’anesi Osmanlı Devleti’nde de devam etmiştir. Osmanlılar seyyidlerin başlarına sardığı yeşil sarığa emir sarığı ismini vermişlerdir. Osmanlı Devleti’nde sadattan biri şeyhülislam olursa, ancak o zaman yeşil sarığını çıkarıp şeyhülislamlık makamına mahsûs beyaz sarık sarardı.

Nakib-ül-eşrafların resmi daireleri kendi konaklarında bulunur, maiyyetinde çalışanlarda bu konaklarda hizmet ederlerdi. Taşrada da yine sadattan olmak üzere, Nakib-ül-eşraf kaymakamları, seyyid ve şeriflerin isimlerini ihtiva eden defterler tutardı. Merkezde ve taşrada tutulan bu defterlere Secere-i Tayyibe defteri denilirdi. Buraya bütün seyyidlerin ve şeriflerin isimlerini Peygamber Efendimize kadar silsileleri, evladı, ahfadı, ikametgahları kaydedilirdi.

İstanbul’da Nakib-ül-eşraf dan sonra en yüksek rütbe alemdarlık idi. Vazifeleri, sefere çıkılacağı zaman padişah tarafından Nakib-ül-eşrafa teslim edilen sancak-ı şerifin taşınması idi. Padişah sefere gittiğinde Nakib efendi, beraberinde seyyid ve şerifleri de götürürdü. Sefer sırasında Nakib-ül-eşraf Sancak-ı şerifin dibinde yürürdü. Savaş sırasında seyyid ve şerifler Sancak-ı şerif altında tekbir ve salevat-ı şerife getirirlerdi.

Nakib-ül-eşraflar yaptıkları kıymetli hizmet dolayısı ile iltifat görürlerdi. Padişahlar tarafından kendilerine yazılan ferman ve beratlarda, makamlarına ve yaptıkları hizmetlerin üstünlüğüne uygun tazim ifadeleri kullanılırdı. Onlara sikayet yani zemzem dağıtma vazifesi ve divan-ı mezalim yani adalet divanı reisliği gibi yüksek memuriyetler verilirdi.

Temennimiz; aynı hassasiyetin kurumlar ve kişilerce yeniden tesis edilmesidir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı
Kapalı