Kazancımız neyin karşılığı?

İmâm-ı Rabbânî hazretleri de şöyle diyor:
– Zamanımızda âlim olsun, cahil olsun müslümanların çoğu, nafile ibadetleri yapmaya çok önem veriyorlar. Farzları yapmakta gevşek davranıyorlar. Farzların içinde bulunan sünnetleri ve müstehapları gözetmiyorlar. Nafilelere kıymet veriyorlar. Farzları aşağı görüyorlar. Sünnet olan cemaatin çoğalmasına, hatta namazı cemaatle kılmaya aldırış etmiyorlar. Farzları gevşeklikle, üşenerek kılmakla, vazifeyi bitirdiklerini sanıyorlar. Aşure gününe, Berat gecesine, Receb ayının 27. gecesine ve bu ayın Regaib gecesi dedikleri ilk cuma gecesine daha çok önem veriyorlar. Bu zamanlarda, büyük cemaatlerle nafile namazlar kılıyorlar. Bu cemaatleri iyi ve güzel sanıyorlar.

Bunların, şeytanın aldatması olduğunu, günahları sevap olarak gösterdiğini anlayamıyorlar.

Onun için yaptığımızın kendimize ait olduğunu bilelim. Kendimiz için yapıyoruz. Allah Teâlâ’nın ihtiyacı olduğu için değil! Yani biz namazı çok güzel şekilde kılsak Allah Teâlâ’nın yüceliği zerre miktar artmaz. O’na bir menfaat vermez. Hiç kılmasak da aynıdır. O’na bir zararı dokunmaz. Bütün âlem namazını kılmasa, hiç kimse dinî ibadetini yapmasa Allah Teâlâ’ya zerre kadar zararı olmaz. Ama olan bize olur.
Bu âlemde son derece güzel ibadetler yapmış olsak, yine Allah’a bir fazlalık olmaz. Yani yaptığımız bizedir. Kendimiz için yapacağız. Namazı güzelce kılmayınca kendi malımızdan çalmış oluyoruz. Büyük sevap kazanacakken, çoğunu bırakıyoruz, azını alıyoruz. Kendi kendimize yapıyoruz. Onun içerisi düzeldikten sonra yaptıkları çok kıymetli oluyor, buyuruyor büyüklerimiz.
Gavs-ı Bilvânisî hazretleriyle beraber Suriye’ye Şeyh Ahmed Haznevî hazretlerinin dergâhına ziyarete gittik. Orada ziyaretten sonra bir evde misafir olduk. Ahmed Hazneyi hazretlerinin evinde bir hasta var, dediler. Beni çağırdılar. Onu muayene için gittim. Muayene ettim, geldim.
Gavs hazretlerinin yanında da bir hizmetçisi vardı:

–  Doktora söyle, dedi. Bugünkü kazançlarımızı ortak edelim; ben ne amel yaptımsa o da ne amel yaptıysa ortak olalım!
– Kurban, dedim. Siz zarar edersiniz ortak olursak.
–  Niye? dedi
–  E kurban, dedim. Biz kitaplarda okuduk; Gavsların bir anlık ameli insanların ve cinlerin amelinin toplamından daha kıymetlidir, diyorlar

Ben bunları söyleyince hizmetini gören kişi, ona sözlerimi Kürtçe olarak anlattı. O zaman da Gavs-ı Bilvânisî hazretleri ona,

– Bu doktor bir şeyler biliyor, demiş.

Bakın orada iki kişi var; biri kâmil bir veli, Gavs-ı Bilvânisî hazretleri, diğeri de yetişmemiş biri! (Dr. Ahmet Çağıl, kendini kastediyor) “Yok öyle değildir” demedi. O da aynı ameli yapsa biri bir avuç alıyor, diğeri de denizler kadar alıyor. Bu kadar farkediyor. İşte içimizi düzeltmek için lazım gelen vazifelerin üzerinde mübareklerin durmaları da bu yüzden kardeşler!

Normal insanın nefsi kötülükten hoşlanır. O insanın içerisinde iman vardır; müslümandır. Ama nefsi yine kötülükten hoşlanıyor demektir. Bunun Müslümanlığı biraz alacalı oluyor. Bir taraftan günahtan hoşlanıyor, bir taraftan da Müslümanlıktan geri kalmıyor. Müslümanlığı iyi güzel de kötülükten hoşlanmak hiç hoş olmuyor.

KAZANCIMIZ NEYİN KARŞILIĞI?

Gavs-ı Bilvânisî hazretleri bize anlattı:
–  Gavsı Hizânî hazretlerinin zamanında bir hırsız varmış. Bu hırsız başkalarının kovanlarından bal çalıp çarşıda satarmış. Ancak, sen bu balı nereden alıyorsun? Çaldın mı demesinler, diye evine bir kovan arı koymuş. Ama sattığı bal, bir kovan arının balından çok fazla imiş. Her gün arı kovanının başına gelir,

-“Vız vız sizden, bal bizden” dermiş.

İşte sâdât-ı kiram efendilerimiz de böyle yapıyor, buyurdu. Siz biraz vız vız edin, bal sâdâtlardan!

Onun için kardeşler!
Bu kapıda iken gördüğümüz güzellikleri kendimizden bilmeyelim. Kazancımız, kendi çalışmamızın karşılığı değildir. Onların himmetidir.
Gavs-ı Bilvânisî hazretleri yine bir gün sohbetinde,
– Sâdât-ı kirama sofi olan en alt seviyedeki bir müridin makamı, daha ilk tövbesinde kabir keşfinden başlar, buyurdu. Ne var ki sâdâtlar, müridin kalbine manevi bir perde çeker ve onu göstermezler. Çünkü insan ne kazandığını görse, bu mal bana kıyamete kadar yeter, diye düşünüp bir daha bu kapıya hiç kimse gelmez, buyurdu.
Yine bir gün bir grup sofi ile oturuyoruz, Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin yanında…Sofilerin içerisinde herhalde üzülenler vardı. Bize,

-“Biz niye üzülüyoruz, biz keyfedecek bir kapıdayız. Hamdolsun Allah Teâlâ bizi bu zatların yanına getirmiş. Sevmiş ki sevdiklerinin kapısına getirmiş. Biz niye üzülüyoruz, elimize mendil alıp halay çeksek oynasak yeridir, hakkımızdır. Kendimizi niye bu kadar üzüyoruz” buyurdu.

MUHABBETİN TADINI ALAN BİLİR

Sevgisini, muhabbetini yeryüzünde dağıtan Rabbimiz her zaman salih kullarını da hazır bulundurmuştur. Onların vasıtasıyla dağıtıyor muhabbetini ve sevgisini.
İşte bu Allah dostlarının kalbi, Rabbü’l-âlemin’in sevgisiyle doludur. Kim onların elini tutarsa, onlara yönelirse, onları kabul ederse, onların kalbinden kendi gönlüne doğru bir sevgi akını başlar. İşte o zaman kişi, sevmeye başlar.
Önce de bizim ilmimiz aynıydı, aklımız aynıydı, kabiliyetimiz aynıydı, bilgimiz aynıydı; ama sevemiyorduk. Mübareklerin elini tutar tutmaz iş değişiyor. Sizin aranızda da vardır, işitmişsinizdir; daha önce bu yollardan haberi olmayan insanlar, müslüman olduğunu bilip de Müslümanlığın hiçbir kaidesini yapamayan insanlar, Menzil’e gidiyorlar. Mübareklerin elini tutar tutmaz iş değişiyor, hep görmüşüzdür bunları. Sanki kırk yıllık sofiymiş gibi onları sevmeye başlıyor. İbadetlerine yöneliyor. Haramdan çekinmeye başlıyor. Sanki onun içine bir çip yerleştiriliyor; o insan İslâm’a uygun hareket etmeye başlıyor, haberi olmadan!
İşte bu nimet Allah’ın dostları sayesinde zuhur ediyor. Bundan sonra da böyle devam edecek.

Dr.Ahmet ÇAĞIL

Facebook kimliğiniz ile Yorum Yapın

BENZER YAZILAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend