Öfkenin Hakikati

ofke

Bil ki, Cenab-ı Hak, hayvanın dahilinde ve haricinde bulunan bir takım sebeblerle hayvanı fesada ve ölüme mâruz bıraktığı bir halde yarattığı zaman, o fesaddan kendisini koruyucu imkânları kendisine bahşetti. Hayat sahibi o imkânlar vasıtasıyla Allah’ın kitabında “muayyen ecel” diye tâbir ettiği zamana kadar kendisinden helaki uzaklaştırıyor.
Dahilî sebebe gelince : O sebeb şudur: Cenâb-ı Hak hayvanı hararet ve rutubetten mürekkeb olarak yaratmış, aynı zamanda hararet ve rutubet arasında düşmanlık ve zıddiyet kılmış, hararet  durmadan rutubeti tahlil edip, kurutur, buhar haline getirir, öyle ki, sonunda rutubetin cüz’leri yükselen buhar haline geliyor.

Eğer alınan sodadan rutubete yardım yetişip hararet vasıtasıyla inhilal eden ve buharlaşan cüz’lerin yeri yenileriyle doldurulmasa, muhakkak hayat sahibi fesada uğrayacaktır. Binaenaleyh hayvanın bedenine uygun gıdayı Cenab-ı Hak yarattı. Hayvanda o gıdayı almaya iteleyici şehveti yarattı. Bu yaratılan şehvet tıpkı kırılanı cebredici, yok olanın yerini doldurucu bir vekil gibidir. Bu şehveti Cenâb-ı Hak onun vasıtasıyla insanı helakten korusun diye yaratmıştır.
İnsanoğlunda peyda olan harici sebeblere gelince : Onlar, kılıç, mızrak gibi İnsanoğlunun helak olmasına sebeb olan sair mühlikatlardır. Bu hususta insanoğlu, içinden gelen bir hamiyet ve kuvvete muhtaçtır ki, onun  vasıtasiyle kendisinden  helak  edicileri uzaklaştırsın.

Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, ateşten “öfke” tabiatını yarattı ve însanoğlunda o tabiatı yerleştirdi. Onun hamuru İle  yoğurdu. O halde insanoğlu hedeflerinin birisinden men’edlldiği zaman, öfke ateşi alevlenir. Kalbin kanını kaynatır şekilde kabartır. O kan, damarlara yayılır. Ateş yükseldiği gibi, bedenin yukarılarına doğru, yükselir. Çanakta kaynayan su gibi bedende kaynar ve bunun içindir ki insanın yüzüne dökülür. İnsanın yüzü kazırır. Gözü kızarır; İnsanın bedeni berrak olduğundan dolayı arkasında bulunan kan kırmızılığını dışarıya yansıtır. Nitekim cam, içinde bulunan maddeyi yansıttığı gibi. Kan, hemen ancak insanoğlu kuvvetçe kendisinden aşağı olan bir kimseye kızdığı zaman dağılır. Eğer kendisinden üstün olan bir kimseye karşı öfkelenirse ve ondan intikam almaktan ümitsiz ise, bu durumdan derinin zahirinden, kalbin içine doğru kanın inkıbaz durumu doğar ve üzüntüye inkılâb eder. Ve bunun içindir ki, insanoğlunun rengi sararır. Eğer insanoğlunun kızması, kendisinden üstün olup olmadığı huşunda şüphe ettiği bir emsal ve eşitine karşı olursa, kan bu takdirde inkıbaz ve inbisat arasında tereddüt eder. Hem kızarır, hem sararır ve hem de titreme meydana getirir. Hulâsa öfke kuvvetinin merkezi kalpdir. Mânası ise intikam talebiyle kalb kanının kaynamasıdır. Hemen ancak bu kuvvet eziyyet vericiler oluşmazdan evvel kabaran ve yönelen bir kuvvettir. Eziyyet vericiler oluştuktan sonra intikam ve iç rahatlığı maksadıyla bu kuvvet kabarır ve eziyyet vericilere yönelir.
İntikam ise, bu kuvvetin gıdası ve şehvetidir. İntikam içerisinde bu kuvvetin lezzeti vardır. Ve bu kuvvet ancak intikam ile sükûnet bulur. Sonra bu kuvvet hususunda insanlar, yaradılışın başlangıcında tefrit, ifrat, itidal (normal) diye üç gruba ayrılıyorlar ve üç derecede bulunuyorlar. Tefrite gelince: Tefrit, bu kuvvetin yok olmasından veya zayıf düşmesinden doğar. Bu ise dinen mezmumdur. Ve böyle bir kimse hakkında “gayreti yoktur” denilmiştir. Bu sırra binaen İmam-ı Şafiî (R.A.) buyurmuştur:

-“Kim ki kızdırıldığı halde kızmazsa, o eşşektir!…”

Binaenaleyh kim ki, temelinden öfke ve gayret kuvvetini kaybederse o cidden eksik bir kimsedir. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed’in eshâb-ı kiramını şiddet ve gayretle nitelendirerek  buyurmuştur :

-“Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olan mü’minler, kâfirlere karşı şiddetli ve katıdırlar. Aralarında ise birbirlerine merhametli ve şefkatlıdırlar…” (El-Feth: 29)

Resulüne (S.A.), ferman ederek buyurmuştur: “Ey Allanın nebisi! Kâfirlere (kılıcınla), münafıklara (hüccet ve vaîd ile) cihad aç! Ve hepsine şiddetle ve huşunetle muamele et!” (Tahrim: 9)

Âyette geçen “gılzet ve şiddet”, öfkeden ibaret olan gayret kuvvetinin eserlerindendir.

İfrata gelince : Şu sıfatın ve niteliğin akıl, din ve itaatin siyasetinden çıkması demektir. Öyle ki, bu sıfatla beraber kişinin basireti, düşüncesi ve mefkuresi kalmaz: İhtiyarı tamamen elinden çıkar; Belki mecburen hareket eden robot bir kimsenin durumuna girer. Bu sıfatın galebe çalmasının sebebi, bir takım tabii ve âdet edinilmiş emirlerdir. Çok insan vardır ki, o, fıtraten ve yaradılışça sür’atle öfkelenmeye müstaid ve hazırdır. Öyle ki, sanki yaradılışta onun sureti öfkelenenin sureti imiş… Kalb mizacının harareti de buna yardımcı olur. Çünki öfke ateştendir.

Nitekim Allah’ın Resulü (S.A.V.) buyurmuştur: “Hemen ancak mizacın serinliği onu söndürür ve şiddetini kırar.”

Âdî sebeblere gelince : Öfkelerini dindirmekle böbürlenen, öfkelerinin tâatinde bulunmakla iftihar eden, buna erkeklik ve kahramanlık adı veren bir gurubla kişinin karışmasıdır. O gurubtan birisi der ki:

-“Ben o kimseyim ki, hile ve kurnazlığa karşı sabretmem. Hiç kimseden bir zorluğu kabul etmem..” Bu sözünün   mânası   şu   demektir:

-“Bende akıl ve hilim diye birşey yoktur!” Sonra bu söylediğini cehaletiyle iftihar etmek sadedinde söylüyor.
Binaenaleyh kendisini dinleyen bir kimsenin kalbinde öfkenin güzelliği ve onlara benzemenin sevgisi yerleşir. Dolayısıyla bununla öfkesi kuvvet bulur. Öfke ateşi şiddetlendiği, alevleri kuvvet bulduğu zaman sahibini kör eder. Her va’z u nasihati dinlemekten sağır yapar. Ona vaaz edildiği zaman dinlemez Belki vaaz-u nasihat onu daha da azıtır. Akıl nuruyla ziyaya kavuştuğu ve nefsine müracaat ettiği zaman buna gücü yetmez. Zira derhal öfke dumanı kendisini sarar, aklın nurunu söndürür hattâ dipten siler götürür. Çünki düşüncenin kaynağı dimağdır.

Öfkenin şiddetli ânında kalb kanının kaynamasından kapkaranlık bir duman dimağa yükseliyor, fikir kaynaklarının hepsini kapsıyor. Çoğu zaman fikir kaynaklarını kapsadığı gibi, his kaynaklarına da… Click to Tweet

Dimağı, içinde ateş yakılan bir mağara misâline benziyor. Onun havası kapkaranlık kesilmiş, merkezi kızmış, her tarafı dumanla dolmuştur. Orada zaif bir çıra vardı. O da sönmüş veya ziyası görünmez olmuştur. Binaenaleyh orada ayak yerleşmez, söz dinlenilmez. Herhangi bir suret görülmez. Ne içten ne dıştan onu söndürmeye de artık güç yetmez. Belki yanmaya elverişli olan herşey’in yanıp kül oluncaya kadar sabretmek uygundur, işte gazab da kalbe ve dimağa aynı şeyi yapıyor. O zaman gazabın ateşi kuvvetleşiyor. Kalb hayatının kıvamı olan rutubeti yok ediyor. Sahibi öfkesinden ölüyor. Nitekim mağarada ateş kuvvetleşiyor. Mağarayı çatlatıyor. Altını üstüne getiriyor. Bu durum, mağaranın etrafındaki tutucu kuvvetli ateşle iptal olunmasından meydana geliyor. O kuvvet ki parçaları bir araya getirmiştir. İşte öfke ânında kalbin durumu da böyledir.

İhya-i Ülum-id Din

İmam-ı Gazali

BENZER YAZILAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend